Cumhuriyet’in İlk Muhalefeti ve Türk Meclisi
Cumhuriyet’in İlk Muhalefeti ve Türk Meclisi
Kurtuluş Savaşı’nın başarısından sonra Mustafa Kemal ve silah arkadaşları tarafından kurulan birinci meclis, vatanın ayrılmaz bütünlüğü ve kurtuluş savaşı ideali üzerinde hemfikir olmalarına rağmen, yeni ülkenin getirdiği sorunlar karşısında fikir ayrılıkları yaşadı. Bu, yeni parti açma eylemlerinin eksikliği nedeniyle, adeta erken bir parti rekabetinin oluştuğu kanısına varılmasına sebep oldu ve meclis üyeleri üç farklı gruba ayrıldı. Bu gruplardan ilki, daha radikal milletvekillerinden oluşurken, ikinci grup, Mustafa Kemal’in yetkilerinin sınırlandırılmasını savunan ve birinci gruba muhalif olan üyelerden oluşuyordu. Üçüncü grup ise, Mustafa Kemal ve diğer milletvekillerine göre “menfaatperest” olarak adlandırılan ve menfaatlerine göre hareket eden üyelerden oluşuyordu. İkinci Grup üzerine yapılan gerici, İslamcı ve muhafazakar suçlamaların, grubun kurucularının konuşmaları ve fikirlerinin incelenmesiyle hatalı olduğu görülecektir. İkinci Grup içindeki bireylerden bazıları Mustafa Kemal’e karşı kişisel muhalefet gösterirken, bazıları ise doğrudan yönetimi eleştirmekteydi. Ancak, 30 Nisan 1923 tarihli Tevhid-i Efkâr Gazetesinde yayımlanan ve Hüseyin Avni’ye ait olan konuşma, ikinci grubun bir programı olduğunu ve grubun bazı temel fikirler etrafında kurulduğunu göstermektedir. İkinci Grubun daha sonra parti programına sahip olması, mebusların ortak gayesinin sadece Mustafa Kemal’e muhalefet etmek olmadığını, aynı zamanda grubun belirli fikirler etrafında birleştiğini göstermektedir.
Hüseyin Avni Ulaş, Erzurum milletvekili olarak seçilmiş ve mecliste olduğu dönemde Birinci Grubun fikirlerini ateşli bir şekilde eleştirmiştir. Hakimiyet-i Milliye kavramının üzerinde durmuş ve hakimiyetin halifeden alınıp halka verilmesi gerektiğini şu şekilde savunmuştur: “Saltanata ilk önce isyan eden benim arkadaşlar. Efendiler, milli harekat başlamadan yedi ay önce o saraya hücum ve isyan edenlerdenim. Efendiler, hakk-ı hükümdaniden dolayı karşıma değil o saray, herhangi bir adam çıkarsa, Yunanlı, İngiliz kadar düşmanımdır. İster paşalar olsun, ister hocalar olsun, ister hacılar olsun. Kim olursa olsun düşmanımdır. Ben vicdanımdan başka kimseden mükafat beklemiyorum. Davamı samimi olarak yürütüyorum. Sonu da öncesi de bu. Yoksa günün siyasetine bağlı olarak, her gün bir şey yazar adam değilim.”(Ulaş, Ahmet Demirel;173) Hüseyin Avni Ulaş’ın mecliste beyan ettiği bu sözler, ikinci grup hakkındaki türlü suçlamaların ne denli yüzeysel olduğunu da göstermektedir. Hüseyin Avni, dönemin siyasi yapısı ve bazı muhalif milletvekillerinin saltanat yanlısı fikirlerini eleştirirken, muhalif kimliğini yok sayıp doğru bildikleri uğruna eleştirmiştir. Bir keresinde saltanat fikri üzerine “Saltanata alışmış imparatorlar, haşmetpenahlar hakimiyet-i milliyeden canavarlar gibi korkarlar.”(Ulaş, Ahmet Demirel;174)sözlerini de dile getirmiştir. Halkın siyasi aklına güvenmiş ve esas olanın halkın iradesi olduğunu savunmuştur. Hüseyin Avni’nin en ateşli muhalefeti ise 1922 yılında Başkumandanlık Kanunu’nun başkumandana verdiği yetki hususundaki itirazları ve meclis yetkilerinin devredilmesinin hakimiyet-i milliye ile bağdaşmadığı üzerine olan konuşmalarıdır.
Önce Afyon ve Bilecik, daha sonra ise Eskişehir’in işgali sonrasında meclis odalarında ve kürsülerde hızlı hareket edebilme ve meclisin savaşla oyalanmadan işlerini yürütebilmesi adına Başkumandanlık konuşmaları başladı. Başkumandanlık kanunun eleştirilme sebebi birinci madde olan Başkumandanlık yetkilerinin Mustafa Kemal Atatürk’e verilişi değil, ikinci madde olan “Başkumandan ordunun mâddî ve ma’nevî kuvvetini a’zamî sûretde tezyîd ve sevk idâresini bir kat daha tarsîn husûsunda Türkiye Büyük Millet Meclisinin ona müte’allik salâhiyeti meclis nâmına fi’ilen isti’mâle me’zûndur.” ifadeleridir. Bu kanun, Başkumandan’ın meclisin meşru yetkilerini fiilen kullanabilmesine olanak tanıyordu. Başkumandanlık yetkisini meclis üstünlüğü ilkesine aykırı bulanlar, Mustafa Kemal’in, bu yetkinin süresinin sınırlı olması ve kaldırılması ya da gerekirse devam ettirilmesi kararının meclis tarafından verileceğini söylediğini kabul etti. Nihayetinde Başkumandanlık önergesi gizli toplantıda oylanarak 13 ret, 169 kabul oyuyla kabul edildi. Üç ay sonra, meclise bu yetkinin uzatılması hakkında yeni bir öneri sunuldu. Bu yetki ilk etapta muhalefete maruz kalmamışken, ikinci ve sonrasında üçüncü kez uzatılınca aynı şekilde muhalefetin eleştirisi arttı. Hüseyin Avni Ulaş, Mustafa Kemal Paşa’ya olağanüstü bir durumda ihtiyaç olduğunun farkında olarak ve vatanın bütünlüğünün tehlikeye girdiğini görerek Başkumandanlık görevini kabul ettiğini söyledi, ancak Mustafa Kemal’in başarılarının devamını TBMM başkanı olarak getirmesi gerektiğini savundu. Çünkü Ulaş’a göre, Erkanı Harbiye, Dahiliye Vekaletleri ve diğer kurumlar görevlerini yapmıyorsa, buna yönelik çalışmalar yapılmalıydı. Hüseyin Avni, mecliste söz alarak Başkumandanlık yetkisi hakkında şu sözleri söyledi: “Hangi millet size (meclise) yetki veriyor ki, hakkınızı kendiniz kullanmayın, başkalarına verin diye kim söyledi, kim sizi böyle vekil tayin etti? Millet hakkını kullanmak için (meclise) yetki verdi, yoksa gereksiz yere başkasına devretmek için vermedi. Memleketin içinde bulunduğu tehlikeyi göz önüne alarak, bir haftada on türlü tekalif-i kanuniye çıkarılıyor. Hangi mecburiyet ki Büyük Millet Meclisi’nin yasama ve yürütme yetkisinin önemli bir kısmını böyle gelişigüzel alıp da, kim olursa olsun başkasına versin. Ben akıl, bilgi, ciddiyet bakımından Büyük Millet Meclisi’nin üstünde bir kudret göremem.” (Ulaş, Ahmet Demirel;177). Bu sözlere hak verip vermemek bir yana dursun, mesele olağanüstü durumların getirdiği yetkilerin demokrasi veya hakimiyet-i milliyeden taviz verilebilecek bir meşruiyet kazandırmadığını, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk meclisinde Hüseyin Avni tarafından dile getirilmesi, ilk meclis için demokrasinin önemini göstermektedir. İtirazlarının devamında bir hukukçu olarak İstiklal Mahkemelerinin hukuksuzluğu üzerine konuşmuş ve eleştirdiği bu mahkemeler ise yıllar sonra onu Atatürk’e suikast sebebiyle yargılamıştır. İstiklal Mahkemelerinin olağanüstü yetkilerinin hukukla uyumlu olmadığını, gerektiği takdirde memleketteki mahkemelerin çoğaltılması gerektiğini savunmuştur. Yine Başkumandanlık yetkisi gibi İstiklal Mahkemelerinin de ilk dönemlerde ihtiyaç halinde ortaya çıktığını ancak sonraları eşkıyalardan yakalananların yargılamalarının nizami mahkemelerde yapılabiliceğini ve daha hızlı sonuç alınacağını, artık işlevlerinin yittiğini belirtmiş ve bu fikir paralelinde önerge sunmuşlardır. Hüseyin Avni bir gün mecliste “Gelişigüzel üç kişiye ‘kendi görüşünüze göre siz hüküm verin’ deyip yetki vermek, milletin hukukunu tepelemek demektir. İhtilâlin de bir hukuku vardır.” (Ulaş, Ahmet Demirel;180) diye haykırdı.
Bu topraklarda demokrasiyi yönetim biçimi yapan Mustafa Kemal’e, halka güvenmemek ve halkın iradesini alıkoymakla hücum etti Hüseyin Avni. O günlerde karmaşık ülkenin karmaşık meclisinde işleri daha da karmaşık hale getirdi. Kızdı, bağırdı ve çalıştı. Yalnızca Mustafa Kemal’in getirdiklerini reddetmekle kalmadı, getirdiklerinin de eksik yapıldığını gördüğü için muhalif oldu. Bugün meclisin içinde bulunduğu durum, milletvekilliği makamının demokrasinin gereği olarak değil, makam, mevki ve lüks hayatın bir yolu olarak tercih edilmesinin sonucudur. Meclis, vatan uğruna yeni ve farklı fikirlerle çalışması gerekirken, bugün belli güç sahiplerinin düşünce veya propaganda bahçesinin bekçiliğini yapıyor. Vatan, dava hatta şahsi fikirler bile partilerin üzerinde olmalıdır. Meclis üyelerine tanınan geniş sınırlar, iyi maaşlar, makam arabaları ve diğer türlü gayri ahlaki maddi manevi kazanımlar, meclisin varoluş gayesinin vatandaşlara hizmet olduğu gerçeğini örselemektedir. Dedesi bu topraklar uğruna şehit düşmüş, sefillik yaşamış bir vatandaş, oturmuş meclise seyrek zamanlarda, kimi zamanlarda keyfi gidip neyi kabul neyi reddedeceği bile önceden planlanmış tahsili torpil veya güç olan işçilerin parasını ödüyor. İşin daha üzücü tarafı ise, yaşadığı yerden seçtiğimiz milletvekilini dahi “yahu sen ne yaptın geçen yasama yılı” diye hesap bile soramıyoruz. Velhasıl, bugün bir davanın yoldaşı olduğunu iddia eden milletvekillerinin davası olanın parası olmaz şiarına muhattap bile kabul etmemekte kararlıyız. Hüseyin Avni ve diğer milletvekillerinin görevlerinin, vatanın müdafaa ve ilerletilmesi olduğunun bilincinde olduklarını ve bu hedef uğruna çalıştıklarını biliyoruz. Umudumuz, meclisimizin tekrar ilkeli ve çalışkan tutuma geri dönmesidir.
Yazar Adı & Soyadı: Emir Talip Eto
Kaynakça:
1- Demirel, Ahmet, “Hüseyin Avni Ulaş”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Cilt 7 Liberalizm, İletişim Yayınları, 2005,
2- Türk Parlamento Tarihi 1.Cilt, Milli Mücadele ve T.B.M.M. 1.Dönem,Türkiye Büyük Millet Meclisi Vakfı Yayınları No:4, 1919-1923,

Yorum gönder