UZLAŞMAZ AZINLIKLAR VE HOŞGÖRÜLÜ ÇOĞUNLUKLAR

UZLAŞMAZ AZINLIKLAR VE HOŞGÖRÜLÜ ÇOĞUNLUKLAR

Siyasette iktidar olmanız, her zaman muktedir olacağınız anlamına gelmez; yahut çoğunluk olduğunuz, iktidar olacağınıza.

Örgütlü azınlıklar, örgütsüz çoğunlukları mağlup edebilir. Uzlaşmaz azınlıklar tavizsiz oldukları kadar da kibirlidirler. Anlaşmaya yanaşmayan, inatçı bir tutum içerisindelerdir. Hoşgörülü çoğunluklar, uzlaşmaz azınlıklarla bir orta yol bulamaz ve “Uzlaşmaz Azınlığın Tahakkümü” dediğimiz durum meydana gelir.

Uzlaşmaz azınlığı memnun etme çalışmaları pek muhtemeldir ki hoşgörülü çoğunluğun mağdur olmasıyla sonuçlanabilir. Filhakika, uzlaşmaz azınlıkların isteklerinin sonu yoktur.

“Taviz, tavizi doğurur.” düsturunu da hatırlayacak olursak, iki taraf arasındaki müzakereler ya uzlaşmaz azınlığın lehine ya da hoşgörülü çoğunluğun, tabiri caizse, illallah edip masadan kalkmasıyla sonuçlanır.

Kâğıt üzerinde sosyolojik bir teori gibi duran bu tahakküm halinin tarih sahnesindeki yansımaları ise oldukça çarpıcıdır. Lübnan asıllı Amerikalı yazar Nassim Nicholas Taleb’in literatüre kattığı bu ifadenin en somut örneklerinden biri de Güney Afrika’da vuku bulmuştur. Bugünlerde Güney Afrika’daki nüfusun %7’sini oluşturan beyaz azınlık, 1950-

1994 arasında nüfusun %15-20’sini oluşturuyordu. Mamafih, iktidarı elinde bulunduran Güney Afrikalı beyazlar, siyahilerin ülkenin yalnızca %13’lük kısmında mülk edinebilmelerine izin veriyordu. Grup Alanları Yasası (1950) gibi yasalar, belirli alanları ırka göre sınıflandırdı. 1952 Yerliler Yasası ise tüm “beyaz olmayanların” geçiş belgesi taşımasını zorunlu kıldı ve hangi alanlarda yaşayabileceklerini ve çalışabileceklerini belirledi. Güney Afrika’daki bu rejime “Apartheid” deniyordu. Güney Afrikalı Apartheid karşıtı aktivist Dora Tamana vaziyeti şöyle anlatıyordu: “Bu sistemde bir Afrikalı, kendisine ayrılan bölgeler ve rezervler dışında toprak satın alamaz veya yaşayamaz. Nüfusun üçte ikisini biz oluşturuyoruz; ancak ülkenin sadece onda biri bize ayrılmış durumda. Ekinlerimiz ve hayvanlarımız için toprağımız olmadığı için beyaz adamın çiftliklerinde, madenlerinde, fabrikalarında ve kasabalarında yaşamak ve çalışmak zorundayız. Ancak bu şekilde vergilerimizi ve okul ücretlerimizi ödeyebilir, yiyecek ve giyecek alabilir ve doktor faturalarımızı ödeyebiliriz. Oysa izinsiz iş aramak için seyahat etmemize izin verilmiyor… Ülkemiz gerçekten bir hapishane.”

Gerçek bir örneğin ardından, meseleyi varsayımsal bir biçimde ele almak daha açıklayıcı olabilir. Farzı misal, beş kişilik arkadaş grubunuzla buluşacaksınız, dördünüzün mutabık kaldığı plana bir kişi tercih edilen yemeği ya da mekânı reddederek itiraz ediyor ve siz onun da memnun olacağı yeni bir plan yapıyorsunuz. Çünkü siz geçimli ve esnekken o katı ve tavizsizdi.

Benzer bir dinamik siyasi partilerin aday belirleme süreçlerinde de gözlemlenebilir. Partinin seçmen kitlesinin veya yönetim kadrosunun kahir ekseriyetinin önceliği partisinin kazanmasıysa, hemen her adaya oy verebilirler. Fakat parti içerisindeki uzlaşmaz azınlık istediği kişiyi aday yaptıramazsa sandığa gitmemek yahut parti değiştirmekle çoğunluğu tehdit edebilir, istediğini alabilir.

Yakın tarihten buna benzer bir olayı nereden mi hatırlıyoruz? Tabii ki İngiltere’den! 2015 senesinde İngiltere’de İşçi Partisi’nin başkanlık seçiminde, partililer ve seçmenler merkeze daha yakın bir profil isterken, parti içerisindeki örgütlü ve uzlaşmaz olan bir sol azınlık, kurdukları baskıyla kendi adayları Jeremy Corbyn’ı seçtirmeyi başarmıştı. Çoğunluk ise “Parti ve oylar bölünmesin.” diye düşünerek bu sonuca uyum sağlamıştı.

Uzlaşmaz azınlıkların tahakkümüne yol açan şey, çoğunlukların hoşgörüleridir. Oysa Karl Popper’ın hoşgörü paradoksu bize şunu söyler: “Sınırsız hoşgörü, hoşgörünün yok olmasıyla sonuçlanacaktır. Eğer hoşgörünün kapsamını, hoşgörüsüzleri de kapsayacak biçimde genişletirsek, eğer hoşgörülü bir toplumu hoşgörüsüzlerin şiddetli saldırılarından korumaya hazır olmazsak; o zaman hoşgörülüler ve onlarla birlikte de hoşgörü, hoşgörüsüzler tarafından yok edilecektir.”

Yazımın üçüncü paragrafında, uzlaşmaz azınlıkları memnun etme çalışmalarının hoşgörülü çoğunlukların mağdur olmasıyla veya illallah etmeleriyle sonuçlanabileceğini yazmıştım. Tüm bu savların ve örneklerin ışığında söylüyorum ki hoşgörülü çoğunluklar ile uzlaşmaz azınlıkların çatışmaları, hoşgörülü çoğunlukların hoşgörüsünü yitirmesiyle sonuçlanacaktır. Uzlaşmaz azınlıklar bu mücadelede muharebeleri kazanabilirler; fakat bütün bir savaşın galibi, artık hoşgörüsünü yitirmiş olan çoğunluklar olacaktır.

 

Kaynakça

Arendt, H. (1951). The Origins of Totalitarianism. New York: Harcourt Brace.

Lijphart, A. (1977). Democracy in Plural Societies: A Comparative Exploration. New Haven: Yale University Press.

Michels, R. (1911). Political Parties: A Sociological Study of the Oligarchical Tendencies of Modern Democracy. New York: Free Press.

Popper, K. (1945). Açık Toplum Düşmanları. Liberte.

Taleb, N. N. (2018). Taşın Altindaki El: Günlük Yaşamdaki Gizli Asimetriler. Varlık Yayınları.

Worden, N. (2012). The Making of Modern South Africa: Conquest, Apartheid, Democracy. Oxford: Wiley-Blackwell.

Seyd, P., & Whiteley, P. (2002). New Labour’s Grassroots: The Transformation of the Labour Party Membership. London: Palgrave Macmillan.

Bale, T. (2015). Five Year Mission? The Labour Party under Ed Miliband. The Political Quarterly, 86(1), 5–13.

 

 

 

 

 

Yorum gönder