Acı Özgürleştirir
*** “Gönlüm bağdır, gözüm buluta benzer. Bulut ağladı mı bağ güler, neşelenir, hoş bir hale gelir” ***
-Mesnevi
En çok acı çektiğiniz anı hatırlayın, acıdan geriye ne kaldı? Hangi acıdan sonra aynı kişi kalabilmeyi başardınız? İnsanın acıyı bağrına bastığı anlar olur, toparlanmak dahi istemez. Sevgiliyi dönecekmiş gibi bekler, hastalığı geçmeyecekmiş gibi kabul eder. Umut kırgınlığı değildir bu zira kişi acısına tutunmuştur. Acısının getirdiği alışkanlığı ve düzeni korumak ister, yeni bir kişiye dönüşmeyi reddeder. Kendini kandırmak, konfor alanında kalmak acının yıkımıyla yüzleşmekten çok daha kolaydır çoğu zaman. Acıdan geçmek acı çekmekten daha ıstıraplıdır. Yenilgiler, zayıflıklar, çaresizlik… İnsan kelebek değil ki ışığa doğru kanat çırpmaya şartlansın. Karanlıktan çıkmak için karanlığı tanımak gerek önce. Sürüp giden hayatı izledikçe fark ediyorum, insan acılarının toplamı kadar. Hepimiz acıyı yaşıyoruz ya da izliyoruz, henüz rahimdeyken tanışıyoruz acıyla. Acı çekmiş olmak yitip giden bir şey değil, en ufak kıvılcımda yeniden harlanıyor. Psikolojide buna travma hafızası deniyor. Dayanmak dedikleri şey dönüşmek, acının öğrettiklerini kabul etmek, yeni bir benliğe bürünebilmek. Yeni bir amaca, sevgiye, kişiliğe, insana tutunabilmek, yeni bir ben ile… Neden ben, neden bu şekilde, neden telafi edemiyorum, neden şimdi? Nedenle başlayan her soru kendimize acımayı körüklemekten öteye gitmiyor. Olması gereken bu değildi fakat olan bu. Olmuşun ıstırabı, olmayanların kırıklığı… İnsan bu girdapta ne kadar sürüklenebilir? Bahtım kara demek acıya merhem olmaz; en karası bizimki değil, acının da içinde ışık var görmeyi bilene.
Evrende acı bilincine sahip tek varlık insandır. İnsan acıyı biriktirir, dönüştürür, belleğe atar; düşüncesi aracılığıyla tekrar tekrar var eder. Bir hayvanın acısı gibi anlık yaşanıp bitmez insanın acısı. Acının zaman anlayışı farklıdır; acı çeken için yavaşça, usulca seyreder. Zamanla geçer dedikleri şey acı değil dönüşümün ıstırabıdır. Zorlu ve acılı yollardan geçmiş kişi duygularını tanır ve nasıl hareket edeceğini bilir. Yaşam döngüsünde hepimiz istemsiz de olsa “büyümek” zorunda kalıyoruz. Ancak acı çeken varlık canlı olma bilincine ulaşır, canlılığını devam ettirmek için arzu duyar. Travmatik deneyimler sonrası kişinin kendisini dış dünyaya kapatması ve kendisini koruyacağına inandığı sert bir kabuğa çekilmesi beklenen en normal davranıştır. İyileşme sürecinde kişi, kabuğundan sıyrılmayı öğrenir, her acı beraberinde yeniden doğuşu getirir.
Acı karşısındaki çaresizliğimiz bizleri çoğu zaman isyan etmeye ve daha zor bir insan olmaya itiyor. Kabul etmek gerekir ki bazı savaşlar elimizde yorgunluktan başka bir şey bırakmıyor. İnsanın sevdiğini geri getirememesi, yaşanılanları değiştirememesi kişiliğinin değil varoluşunun yetersizliğinden kaynaklanıyor. Ontolojik yetersizliğin sebep olduğu acılara dışarıdan bir gözle bakabilir ve bunun bütün insanlar için geçerliliğini kabul edebilirsek incinebilirliğimizin ne kadar hassas sınırlarda olduğunu görmüş oluruz. Güvenlik duvarlarımız ve kesinliklerimizin yıkılmasıyla kırılganlığımızla yüzleşiriz. Dışarıdan izlediğimiz acıların öznesi haline geldiğimizde acının önlenemezliğiyle tanışırız, korunmasız duruma düşmüş oluruz. Kişinin bu kadar ani şekilde bütün duvarlarının yıkılabileceğini fark etmesiyle incinmezlik sınırları da değişmeye başlar. İncinebilirliğini kabul eden birey için artık her acıya karşı hazırlıklı olabileceği bir benlik yaratma süreci başlar. Hiç beklemediğimiz anda yaşadığımız bu yüzleşme ile acıyı tanımış oluruz fakat bu son karşılaşma olmayacaktır. İnsan aynı acıyla bile defalarca karşılaşabilir. Bu noktada önemli olan tek şey acıyı karşılama şeklidir. Kişi karşılaşacağı yıkımların hiçbirinin ilki kadar ıstırap verici olmaması için sınırlarını, amaçlarını, benliğini değiştirmeyi öğrenmelidir. Hudutlarımız ne kadar esnek olursa incinme ihtimaline o kadar hazırlıklı oluruz. Var olanı ve olacakları kabul etmek psikolojik sağlamlık gerektirir. Bu sağlamlığa ulaşabilmiş birey özgürdür. Zira artık onun hayatına acıları değil kendisi yön verir.
Acının gelişi önlenebilir değil, acıdan kaçmanın bir sonu yok. Acı içerisinde acıya sığınmak sürdürülebilir değil. Bir adım ileriye gidip kendimize ve acılarımıza dışarıdan bir gözle baktığımızda ilk adımda anlamsızlıkta kaybolmamak elde değil. Görüş açımızı biraz daha genişletebilirsek anlamın acının içinde olduğunu görürüz. Dikte edilmiş bu sözlerin insanın zihninde ve kalbinde yer edinmesi çok zor. Bu yazıyı hazırlama sürecim hayatımın en zorlu dönemine denk geldi diyebilirim. Elbette yazdıklarımı inanarak yazıyordum. Beni esas inciten şey bunca cümlenin ardından bana kalanın yine mutsuzluk olmasıydı. Bir akşam vakti fark ettim ki ben hala acının içindeyim. Bir adım ileriye gidememişim. Beni istila eden şeylerden bir adım uzaklaşınca anladım ki insan kırıklar içindeyken düşünceleri dahil hiçbir şeyi toplayamıyor. Bazı acılar hala taze, bazıları tuzla buz olmuş. Dışarıdan bakıldığında her zaman kederli gözüken bir halim yoktu hatta birçok insan gamsız yaftasını kolayca yapıştırabilirdi. Fakat beni terk etmeyen, uykumda bile yoklayan bir şey vardı. Bu hal zincire vurulmak gibi. Üstünde en çok durduğum soru beş yıl önceki ben ile beş yıl sonraki ben bu durum karşısında ne yapardı? Peki ya bir başkası, bambaşka bir hayat? Acımı kucaklamayı bırakmam gerektiğini fark ettim. O kadar korkunç bir çağda yaşıyoruz ki acı çekmek için bile vaktimiz yok. Bu düzenin acıya saygısı yok, devam etmek için göz ardı etmek zorundasın. Kalabalık içinde işine yetişmek için koşmak, geçinmek için para kazanmak, tutunmak için başarılı olmak, etrafındakiler huzursuz olmasın diye gülümsemek, tahammül edemediğin her şeye anlayış göstermek zorundasın. İşte tak bakalım maskeni, düzene uy, rolünü en iyi şekilde sergile ve sakın sorun çıkarma. Varlığını sürdürmek için bu yırtıcı hayvanla savaşmak zorundasın; kimse senin neden düştüğünle ilgilenmiyor, düşersen üstüne basıp geçerler. İnsanlığın hangi döneminde birey bu kadar çaresiz bırakılmıştı?
Manası kavranabilir bir acı değil bu. Bazı acılar kendini belli etmez, sinsidir. İnsanda çığlık atma kudreti dahi bırakmayan bu acıyı kalabalık içinde gözü dalmış o sessiz kişide bulurum. Hayata karışmak için mecal bırakmayan bir acıdır bu, gün gelir bütün duygularınızı zehirli bir sarmaşık gibi sarar. Hep sizinledir fakat ansızın yoklamayı sever. Hiç geçmeyecekmiş gibi gelir lakin elbette geçer. İnsanı en çok yıpratan şeyin acı değil, acı çekme hali ve kurtulmak için derman bulmanın zorluğu olduğuna kanaat getirdim. Öyle bir noktaya geldim ki acımı cezam saydım, hakkım olanın bu olduğuna inandım. Elbette suçlu değildim.
Boğulmak üzere olan biri çırpındıkça daha çok batar. Çırpınmanın sıkıntısıydı bu.
Çırpınmanın faydası yok, uzatılan yardım elini kabul etmek gerek. Bazılarımız için yardım eli uzatan hiç kimse yok, bazılarımız için yanlış kişi, bazılarımız o ele muhtaç olmak istemiyor, bazılarımız da boğulmaya niyetli. Çocukluk döneminde ihtiyacı olduğu anda, ihtiyacı olduğu kişiden gerekli desteği alamayan çocuklar, yetişkinlik döneminde gereksinimlerini reddetme veya yalnız karşılama eğilimi içinde oluyor. Yardım isteyebilmek ve sunulan yardımı kabul edebilmek sanılanın aksine ‘güçsüz’ bir kişiliği değil, sağlıklı koşullarda yetişebilmiş, sınırlarını kabul etmiş, mental açıdan kuvvetli bir bireyi işaret ediyor. Aksi durumdaki kişiler sınırlarını acizlik kabul edip, isyan etmeye daha yatkın kişiler oluyor.
İnsan kendisiyle tanıştıkça günlük hayattan uzaklaşıyor, acı çekiyor. Kişi bir süre sonra bu durumu bir adım öteye taşıyarak kendisini ıssız bırakıyor. Bu çekilme dönemine dışarıdan baktığınızda medcezir gibi büyüleyeci manzara görmeniz olanaksız. Bitişin ya da başlangıcın ilk adımları hep ürpertici olur. Çekilme dönemi de bütün ürperticiliğiyle kuşatıyor kişiyi. Sendeleyen adımlar çoğu zaman yönünü bulamıyor, bir adım ileri üç adım geri, bazen geriye hızlı bir kaçış, bazen ileriye coşkulu fakat küçük bir adım atıyor.
Çekilme dönemi yılkı atlarının hikayesine benzer. Yaşlanmış ve iş gücünü kaybetmiş atların, kış aylarında bakımından, masrafından kurtulmak için sahipleri tarafından başıboş şekilde doğaya bırakılması bir nevi ölüme terk edilmesi yılkı adı verilen yetiştirme biçimidir. Yaz geldiğinde ihtiyacı olan kişi hayatta kalmayı başarabilmiş atlardan birini yakalar, hangi atın yakalandığının bir önemi yoktur. Bu sebepledir ki yılkı atlarının sahipleri yoktur. Kendi kaderini tayin etmesi beklenen bu atlar doğada özgürlüğün sembolü olmuştur. İnsan bazen acısını o kadar içten misafir ediyor ki kendisini yılkı misali salıvermek zorunda kalıyor. Çetin kış şartlarında hayatta kalmaya çalışan bir at misali ayazda kalıyor insanın yüreği. Hayatta kalma mücadelesi onu yabanileştiriyor, direnişin getirdiği farkındalık hiçbir şeyi eskisi gibi bırakmıyor.
Değinilmesi gereken bir nokta var ki iletişim kurmaya tahammül edebildiğim insan sayısı hayli azaldı. Benzer acıları taşıyan birkaç yakın dostumla olanlar dışında küçük bir laflama dahi yük oluyor. Farkına varıyorum ki artık insanları acıyı tanıyan ve tanımayan şeklinde ayırıyorum. Acıdan geçmemiş insanların hoyratlığı henüz ilk cümlelerinden kendini belli ediyor. Bu katlanamama hali onların mutluluğuna imrenmekten ziyade mutluluklarının içinin boş olduğunu görmekten kaynaklanıyor. Acı çekmeyenlere tepeden bakma haddini buluyorum kendimde, onların gamsızlığıyla alay ediyorum. Mümkündür ki onlar da benzer hisleri bana karşı besliyor. Yılkı atlarının sürüyle gezinmesine benzer bir durum bu. Hayatta kalabilmek için sürüye ve sürünün liderine ihtiyaç duyan bu atlar; zor koşulların üstesinden beraber gelmeye çalışıyor, kendileri gibi yaşlı, iş görmez atların hikayelerine ortak oluyor. Aynı çetin koşullar altında yaza çıkmak için çabalıyor. Benzer acılar da insanları birleştiriyor. İnsan anlaşılmak için çırpınmayacağı yeri yuva kabul ediyor, gözlerine bakınca anlaşabildiği kişiyi yoldaş sayıyor.
Bir insanı sevmenin ağırlığı bütün dünyanın yükünü omuzlarında taşımak gibi.
Acının en çaresiz hali sevgiden doğar, en boynu bükük acılar sevdiklerimizden gelir.
Merhamet elimizi kolumuzu bağlar, hesap sormaya mecalimiz kalmaz, acıyla baş başa kalırız. Sevginin iyileştirici gücüne inandığım kadar onun en tehlikeli silah olduğuna da inanıyorum. Sevginizi kime teslim ettiğinize dikkat edin gibi büyük cümleler kurmayacağım, acının adres sormadığını biliyorum. Yalnız sevdiğimiz kişiye verdiğimiz bu kudreti onun şahsından ayrı tutmak gerektiğine inanıyorum. Bu dünyada adil dağıtılmayan iki şey varsa biri sevgi biri de paradır. Sevdiğimiz kişiden alacaklı değiliz, birine bu hakimiyet hakkını tanırken unutmamalıyız ki bu tamamen bizim tercihimiz. Hayat acı gerçeklerinden birini daha tecrübe ederek öğrenmemizi istiyor.
Hepimizin acıyı yorumlama şekli inançlarına, inancını yaşama şekline göre farklılık gösteriyor, dinler bu noktada insanın sığınma ihtiyacını karşılayabileceği bir işlev kazanıyor. Acının bir değer olarak kabul edildiği toplumlarda ise acı çeken kişi kıymetli olma konumuna biraz daha yaklaşıyor. Olayın şiddetini bağımlı değişken kabul ettiğimizde sosyal çevre ile ilişkiler, demografik durum, sosyoekonomik ortam, karakteristik özellikler, inanç ve kültür sistemi hatta cinsiyet bile acıyı yaşama şeklinde farklılıklara sebep oluyor.
Tasavvuf inancında yaratıcının cemalinin celalinde gizli olduğuna inanılır. Yaratıcının bazen kuluna celaliyle tecelli edeceğini, ona hastalık, yoksulluk, acı vereceğini bazen de cemali ile huzur ve mutluluk vereceğine inanılır. Cemalin kemali celali ile zuhur eder.
Âyîne olmasaydı kahr u celâl
Zâhir olmazdı nûr-i lutf u cemâl Lutf u kahrın ikisini bir gör
Olmak ister isen ger ehl-i kemâl
Allah aşkı ile maşuk olmuş kişinin kainatın esas hakikatine erişerek celalin içinde cemal olduğunu görmesi ve bunun birbirine zıt bir ikilikten ziyade bir bütünlük, birlik olduğunu görmesi beklenir. Yaratıcının cemalinin celaline galip olacağı düşüncesi inananlara huzur ve teslimiyet sağlar. Gül cemal dikeni ise celaldir, gül mevcudiyetini bundan alır. Celalin ardında saklı cemal vardır, kahr ile lütuf iç içedir. Yaratıcı insanı bu arayış için yaratmış, mutlak kadir sahibinin kendisi olduğunu anlayabilenlerin huzura ereceğini bildirmiştir.
*** “Ateşe gir de ateş içinde gül ve yasemin bulan İbrahim’in sırlarını gör”***
-Mesnevi
Uçuk bir hayalin neşesiyle oyalanmak değil bu, ayaklarım yere sağlam basarak arzuluyorum gelecek günleri. Kötüsüyle iyisiyle, acısıyla tatlısıyla kabulüm. Acısız bir mutluluk mümkün olsaydı yavan bir tat bırakacağını söylemek yanlış olmazdı. Acıyı bir tehdit olarak görmediğimizde özgürleşmiş oluyoruz. Acı sanrısı acının kendisinden daha çok yıpratıyor insanı. Elbette geçmeyecek, unutulmayacak kadar büyük acılar var. Biz acılara alışmıyoruz, acıyla beraber değişiyoruz. Acıdan önceki halimize küçük bir veda busesi kondurmamız gerekiyor. Vedaları hiçbir zaman sevemedim; birine son kez sarılmak, son kez görmek fikri her zaman sarsıcı oldu benim için. Son kez olduğunu bilmeden, habersiz bir vedanın daha az ürkütücü olduğunu düşündüm hep. Son görüşün bütün görüşleri sildiğine inanıyorum, hatrımda hep o son anlar kaldı. Vedanın izleri bir sis gibi çöktü bütün anılara, hepsinde leke bıraktı. Son bakış kazılı kaldı yüreğimde, son dokunuş yaktı tenimi. Eski benliğimize vedanın acının süzgecinden geçmesi vedanın yıkıcı etkisini arttırıyor. Değişim sürecinin zorunlu olması ve uzun sürmesi vedayı kolaylaştırmıyor. İnsanın saf duygularına, incinmemişliğine veda etmesi, hayata gözünü açtığı andan itibaren tanıştığı bütün gerçeklerini yıkıveriyor. Bu yıkım aniden gerçekleşmiyor, değişimle beraber başlayıp değişim süreci dinamiklerine ayak uyduruyor.
Çarpmaya niyetli bir yürek için yaşamın her zerresi biraz acı dolu. Küçük ya da büyük. Acıdan kaçmak, varoluşla kavgadır. Var olduğum sürece kaderime yazgılı bu şeyle kavga edemem. İşte karşınızda acının dayanılmaz hafifliği. Bir yere kaçtığı ya da bizi terk ettiği yok. Elbette insan mutlu olacaktır fakat insanın yaşam ideali haline getirdiği arzularının hazzı ya da hangi mutluluğu sınırdaki bir acıyla tanıştığında onu teselli etmeye yetebilmiş ki? Bizi büyüten, değiştiren acıların son olmayacağını bilmek yeni acılara karşı savunmasız halimizi kırmamızı sağlar. Kırılganlığının farkında olan birey için artık hiçbir şey ilki kadar yıkıcı etkide olmayacaktır. Zorlu da olsa bir kez dönüşümünü tamamlayabilmiş kişi için yeni dönüşümler eskisi kadar korkutucu ve zorlu olmayacaktır. Zira bu kişi dönüşümün getirdiği ışığı görmüş, karanlığa mahkum olmanın kaderi olmadığının farkına varmıştır.
Acılarımdan bir uçurtma yaptım, adını nazenin koydum, rüzgara bıraktım. Uçurtmamın ardından koşmaya başladım denize açılan sokaklara. Birlikte düşüp kalktık, beraber kavuştuk denizin en mavisine, incinin en parlağına. Giden gemileri uğurladık, gelenleri karşıladık. Bütün sokaklar bizimdi, ihtimallerin heyecanına çevirdik rotamızı. Bazen güneşi selamladık, bazen yıldızları kucakladık. Bir şarkıda kaybolduk çoğu kez, bir kucakta bulduk sıcağı. Saçlarımla beraber salındı rüzgarda nazenin, gelecek güzel günlerin ümidiyle.
En güzel deniz :
henüz gidilmemiş olandır.
En güzel çocuk :
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz :
henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz : henüz söylememiş olduğum sözdür.
Nazım Hikmet Ran
8 Nisan 2002 İstanbul’da doğdum. Eğitim hayatımın tamamı Istanbul’da geçti. Medeniyet Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunuyum.



Yorum gönder