AŞKA DAİR
Nedir bu aşk dedikleri şey? Ardımda bıraktığım bir ben daha. Orada bir yerde benim için çarpan bir kalp. Elini tuttuğumda dünyanın en güçlü insanıyım sanki. Şahsımın varlığını ve değerini ona ithaf ediyorum, onunla bir oluyorum, onsuz yarım. Karmaşık, büyüleyici, anlamsız, yakıcı bir güç. Yakıcı olduğu kadar yıkıcı. Mesele aşk olduğu zaman herkesin dilinden şiir gibi dökülüyor kelimeler.
Âşık olduğunuzu nasıl anlarsınız? Çok sevdiğim bir arkadaşım kendinize büyü yapılmış gibi hissediyorsanız aşıksınızdır demişti. Aşkın kudreti buradan geliyor sanırım, bir çeşit ayakların yerden kesilmesi hali. Aşığın sonsuz sevgisi midir aşkı büyüleyici yapan? Vazgeçememe halidir belki. Benim için tamamlanma hissidir bu büyünün kaynağı. Onun olmadığı ihtimallerde tam hissetmeniz olasıdır, bir eksiklik ya da yeri doldurulması gereken bir boşluk yoktur. Pekâlâ onsuz da hayatınıza devam edebilirsiniz. Bahsettiğim bu şey ruhların çarpışmasıdır. Onu bulunca daha önce eksikliğini dahi hissetmediğiniz duygularınızın, ihtiyaçlarınızın dolup taşmasıdır. Bu tamamlanma hissi öylesine kuvvetli bir bağ ortaya çıkarır ki, iki aşık yeryüzünde ve hatta düşlerinde dahi vuku bulmuş her şeyde birbirini görür, bulur. Hayatın tüm güzellikleri sevgiliye aittir, bütün göz yaşları sevgilinin avucunda incileşir.
Mutasavvıflar aşkı ilahi aşk ve beşerî aşk (hakiki/mecazi) olmak üzere ikiye ayırır. Beşerî aşk insanın insanı ve diğer yaratılanları, ilahi aşk ise Allah’ı sevmesidir. Beşerî aşk ilahi aşka ulaşmak için vesile olarak görülür, hakiki aşka ulaşma yolunda bir durak, aşamadır; ilahi aşkın yeryüzüne yansımasıdır. Kişiye hakiki aşka ulaşmak için gaye sarf etmesi gerektiği öğütlenir, mecazi aşk hakiki aşka inkılap etmez ise kişinin sonunda pişmanlık duyacağına inanılır. Aşkı uğruna perişan olan, çöllere düşen Mecnun Leyla’ya kavuştuğunda “Hayır,” “Leyla sen değilsin. Sen yürü git, Leyla ki ben Mevla’yı buldum,” der. Mecnunun dünyevi aşkı ilahi aşka ulaşabilmesi için basamak olmuştur, o artık ilahi aşkla yanıp tutuşmaktadır, dönüşümünü tamamlamıştır. Mesnevinin sonunda Mecnun Leylanın mezarı başında Allah’a yakararak can verir. Bu kavuşma yalnızca Leyla’ya değildir, Mecnun aynı zamanda hakiki aşkının sahibine de kavuşmuştur.
Ben eyvah bilmezdim, eyvahım oldun
Ben Allah bilmezdim, dergâhım oldun
Nasıl cehennemsin, yanmaya geldim
Divan şiirinde aşk çoğu zaman teşbih yoluyla dergâh/tekkeye benzetilir. Mutasavvıflar bu dergâhın kapısının herkese her vakit açık olduğunu söyler. Allah’ın sonsuz rahmet ve kudreti gönülde tecelli eder, gönül ile kavranabilir, gönül işi mevzubahis olduğunda Allah kimseyi geri çevirmez; aşığın ümitsizliğe kapılmaması gamından tat alması tembihlenir. Aşkta ölçü kişinin kendisidir; sırası gelir uçsuz bucaksız çöl bir toz tanesi, loş bir ışık güneş kadar yakıcı olur. Hakiki aşık sevgilisinin kaşına gözüne bakarken yarattıklarında tezahür eden Allah’ı görür, onun aşkıyla coşar. İnsan-ı kamil noktasına aşk cefası çekilerek ulaşılır. Aşkın yüceliği insana Allah’ı ve hayatın manasını bulduran bir lütuf olmasından gelir. Bu yolda çekilecek çile bile kıymetlidir zira yaratılan her şeyin özü aşktır. Aşk acısı ruhu gama kedere boğsa da aşık bundan zevk alandır. Nefsi arzularını bir kenara bırakmayıp aşk gamına müptela olmayan, beşer olma bilincinden yoksundur. Aşkın ateşinde yanmış kişiye cehennem ateşinin tesiri olmaz.
–“Güllü dibâ giydin amma korkarım âzâr eder;
Nazeninim sâye-i hâr-ı gûl-i diba seni” (Nedim)
-İpek kumaşından, gül desenli bir elbise giymişsin de güzelim; korkuyorum o kumaşın üstündeki gülün dikeninin gölgesi seni incitecek.
Bir tasavvuf inanışına göre yeryüzünde hayat başlamadan evvel yaratıcı bütün ruhları bir araya topladığında, aşıklar birbirini görmüş ve aşkları adına söz vermişlerdir. Yine bir başka tasavvuf inanışına göre aşıklar çok uzak ihtimallerde dahi kendi özgür iradeleriyle birbirlerini bulacaktır, böylece yarım olan ruhları tamamlanacaktır. Bu tamamlanma aşıklar nerede ve ne halde olursa olsun şüphesiz gerçekleşecektir. Benzer bir inanışa Çin mitolojisinde de rastlarız. Kaderin kırmızı ipi denen bu inanışa göre birbirinin kaderi olan kişiler görünmez kırmızı bir iplikle birbirlerine ayak bileklerinden bağlıdır. İki aşığın arasına mesafeler, farklı insanlar, ayrılıklar girse dahi bu ip asla kopmayacaktır. Bazen esner bazen kördüğüm olur dolanır yine de kopmaz, birbirinin kaderi olan iki insanı aşklarından kaçsalar dahi bir araya getirir. Neye inanırsanız insan gönül aşk ile kazanılır, sarhoş olur. Aşkın kuvveti odur ki olmazları oldurmaya meyleder. Aşk ve inanç birbirini kor gibi tutuşturur bu sebeptendir ki aşk, her inanışta en yüce değerlerden biri olmuştur.
Aşkın esas kudretini ve miktarını ayrılıkla gösterdiğine inanıyorum. En başından söylemiştik aşkın hem yakıcı hem de yıkıcı olduğunu. İşte aşk en çok yıkıldığında yakar. Pencere camının buğusuna hoşça kal yazmak kadar kolay mı bütün ayrılıklar? Ayrılığın düşünülmeye başlandığı andan itibaren ayrılığa kadar geçen sürecin hesabını kim öder? Gitmeye niyetlenen mi kalan mı? Kalanın bavulu her zaman daha ağırdır. Gidenin hesaplaşması çoktan bitmiştir, kalanın yeni başlar. Elbette vazgeçebilmek kolay değil. Gidene kızamıyorum. Lakin giden ayaza paltosuyla çıkmış hazırlığını yapmıştır, kalanın ciğerine işler zemheri. Eski romanlarda ince hastalığa tutulan aşıklar, paltosuz bırakılan kalanlardır.
Aşkı aşka küsmüş olana sormak lazım, mutlu bir aşık bilmediğimiz neyi anlatabilir? Bir hikâye yarım kaldığı zaman onda mana aramak daha zevkli hale gelir. Zihnimde dönüp durur ihtimaller. Mutluluğun sıradanlığını pek ilgi çekici bulmam. Hem bu sonsuza kadar mutlu yaşadılar zırvalığı da nedir? Bunun için kim garanti belgesi veriyor, noter onaylı mı? Sonsuz mutluluk yoktur zannımca, hem mutluluk dediğin nedir ki, uçuşan toz taneleri. İnsanlara dair kesin bir kanaatim varsa hepsinin açgözlü ve nankör olduğudur. Alıştığımız saadetin, kolayca elde ettiğimiz her şeyin nankörüyüz. Elde ettiklerimizin arsızı, ulaşamadıklarımızın oyuncağı oluyoruz. Çoğu zaman avcısı olduğumuzu sandığımız şeyler tarafından avlanıyoruz. Kuvvetli hislerin karşılık bulamaması elbette büyük bir acıdır. Lakin ait olamadığınız bir kalbe yalnızca uyum sağlayabilirsiniz. Yeriniz her zaman kapıya yakındır. Uyum sağladıkça günden güne körelen siz olursunuz. Kıymetli hislerinizin bulamadığı her karşılıkta avunacak bir şey ararken bir bakmışsınız ortada siz değil yalnızca o var. Bazıları için en yüce aşk karşılıksız olandır. Bunu üstenci bir bakışla nasihat olarak söylemiyorum. Aşk siz ve karşınızdaki kişinin hayal ettiğiniz haliyle yaşanmaz. Fizik bilimi iki cisim etkileştiğinde birbirlerine eşit büyüklükte ve zıt yönde kuvvetler uyguladıklarını belirtir. Etki tepki yasası denen bu şey cismin dengede olması için gereklidir. Karşılık bulamadığınız her his dengenizi bozar. Bir şeyleri yalnızca ittirerek devamlılığı sağlayamazsınız.
Kibir midir aşkın en büyük düşmanı? Tanrının bile affetmediği kibri aşk affedebilir mi? Aşkın gerçek yüzünde insanın kendisini sevme arzusu yatar ki, kişi aşıktan gelen hisler besler bu arzuyu. İşte aşkın saklı yüzünde yatan kibir. Bir başkasının gönlünde devleşmekten daha büyük bir tatmin var mıdır? Unutulmamalıdır ki kibir namlusunu kendimize çevirdiğimiz kuvvetli bir silahtır. En büyük, en amansız aşıklar kendisini sevmeyi bilmeyenlerdir. Karşısındaki kişiyi öyle severler ki ona sundukları sevgiyle yücelirler. Birini körkütük âşık olacak kadar sevebilen kişi, gösterdiği sevgiye muhtaç olandır. Senin için her şeyi yaparım demek çoğu zaman hiç kimse benim elimi tutmadı demekten çok daha kolaydır. İçimdeki boşluğu dolduracak sevgiyi sana sunuyorum işte, kendi ıssızlığımdan biz olma ihtimaline tutunarak kurtuluyorum. Seni yüceltiyorum çünkü sen benim ihmal edilmiş yanımsın. Senin için fedakârlık yapıyorum çünkü sen benim çaresiz bırakılmış yanımsın. Benim içimde kırılmış ne kadar yanım varsa sende birleştirip tamir ediyorum çünkü ben denen şey senden daha gizemli benim için, ondan hala ürküyorum. Kendi başımı okşamak yerine senden sevgi dilenmeyi daha kolay buluyorum, yalnız seninle besleyebiliyorum onu. Sen hep benle kendim arasındaydın, bilmezsin. Ben bütün ruhumla senindim, ara sıra anımsadığım o küçük çocuğun gözleri senin olduğun ihtimallerde parlardı. Sen ve ben arasında bir ben daha vardı ki, sen bilmezsin en çok o muhtaçtı sana, en çok o sevdi seni üstelik kendinden çok uzak ihtimallerde dahi. Mevcudiyetimi sana adadım bilmezsin, arkamdan pek düşünceliydi iyi ayrıldık, denk gelirsem selam veririm dersin. Bilmezsin o çocuk istemiyor artık seni, selamın sende kalsın, aramıza giremezsin artık.
Partner tercihlerinin altında binlerce bilinçdışı sebep yatıyor. Aynı ailede yetişmiş iki kişinin tercihleri bile çok farklı olabiliyor; zira çevresel etkenlerin, ebeveynlerin davranış biçimlerinin birey üzerindeki etkisi tamamen kişisel değerlendirilmesi gereken bir nokta. Aynı çatı altında yetişmiş iki çocuğa, aynı imkanları sunsanız dahi birinin başını okşarken diğerini unutmuş veya o an için aldırış etmemişseniz, birinci çocuğun daha sağlıklı ilişkilere, ikincisinin ise kaygılı bağlandığı zorlu ilişkilere sürüklenmesi beklenen en olası durumdur. Elbette bunun aksi de olabilir. Burada üzerinde durulması gereken konu partner seçimlerimizin belirli bir olgunluğa ulaşana kadar daha çok yaralarımıza ve sakladığımız arzularımıza hizmet ettiği. Yaralarımız beynimiz için güvenli bölge, onlara alıştık, onlarla yaşamayı öğrendik. Deyim yerindeyse partnerimizi de bu yaraların üstünde tepinecek kişilerden seçiyoruz. Bu süreç kişi iyileşmeyi kabul edene kadar tekrar ediyor. Belirli bir noktaya kadar partner seçiminiz psikolojik iyileşme sürecinize hizmet etmekten başka bir işe yaramıyor.
Bir şeye kanaat getirdim ki aşk bütün ruhunla başka bir ruha ait olmakmış, ruhların dansı. Çağımızın en acımasız taraflarından biri de bütün duygularımızı ittirerek, mış gibi yaparak, olmamasının eksikliğini duymamak için yaşatmaya çalışıyor olmamız. Aşk gibi her şeyden arındırılması gereken hisleri dahi bir deney yapar gibi harcıyoruz. Suni sancılar arasında, her duyguyu içimizdeki kepazeyi beslemek için tüketiyoruz. Ruhumuzu zehirlemeyi ne çabuk öğrendik ne kolay kabullendik. Artık ruhlar dans etmiyor, aslına bakılırsa ruh da kalmadı. Delirmekten korkan insan sürüsü, ruhunu da normale uyum sağlamak için çırpınırken sattı.
Aşk için hepimizin az çok söyleyeceği bir şeyler vardır. Saatlerce konuşsak, anlatsak dahi bu hissin tam anlamıyla tarif edilebileceğine inanmıyorum. Yalnızca yaşamak, büyüsüne kapılarak yaşamak, kirletmeden dupduru yaşamak gerekiyor. Bir ömür ki aşksız ziyandır, bir çift göz ki seni, beni, bizi tutuşturandır. Bir de sevdiğinizin gözlerinden bakın dünyaya, o vakit daha sıkı tutunacaksınız yaşama. Aşkı en güzel o gözler anlatacaktır size. Onlar konuşuyorsa bize susmak düşecektir.
8 Nisan 2002 İstanbul’da doğdum. Eğitim hayatımın tamamı Istanbul’da geçti. Medeniyet Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunuyum.
Yorum gönder