MİNE’L-GARAİB
Anne, baba, evlat, çalışan, arkadaş, sevgili… Bütün bu rollerden sıyrıldığınızda içimizde saklı esas bir ben vardır ki, bütün rollerimiz için öğrendiğimiz ve işlediğimiz ‘iyi’ olma dayatması onda pek işlev göstermez. Oradaki karanlıkta öğrenilmişlerden çok hissedilmişler etkindir. Bütün rollerimde iyi olamam, kabul. Size bir rol veriliyorsa ilgi odağı olan tek şey ne sunduğunuzdur. Bütün iyiliğiniz verebildikleriniz kadardır. Bu kadar çok şey verince özünüzden geriye ne kalır? Ne çok duymuşuzdur ne çok söylemişizdir dünyanın yalan olduğunu… Dünya yalan değil, biz yalancıyız. İnsan yalancı, insanlık yalan. Suçu dünyaya atalım ne fark eder, dünya yalan olsun. Yalanın içinde olduğumuz sürece ona dahil değil miyiz?
Depresyon genelde akışa uyum sağlayamamak şeklinde gösteriyor kendini. Depresyondaki kişi “normal insanlar” gibi günlük aktivitelerden zevk alamamaya, hatta yaşamanı idame ettirmek için gerekli birçok aktiviteyi erteleyip, yapmamaya eğilim gösterir. Onun için “normal” olan fazlasıyla zordur. Başkaları tarafından ilk safhalarda geçimsizlik olarak tanımlanacak bu durum, süreç ilerledikçe ciddiyetini göstermeye başlar. Dış dünyayla bir nebze olsun bağlantısını kesmeye çalışan kişi uykuya sığınır ki, kabuslar baş göstermeye başladığında bu durum da çekilmez bir hal alır. Depresyondaki kişi için sorun artık ta kendisi olmuştur. Kendinden uzaklaşma ve hatta kurtulma eğilimi artar. İnsanın kendinden uzaklaşma arzusu girdaptan farksızdır, ne kadar çok kaçarsanız o kadar yakalanırsınız.
Ölüm fikri başlarda fazlasıyla ürkütüyordu beni. Var olmadığım bir hayatın devamlılığı fazlasıyla incitir, içimde bir yerlerde oyuna dahil olma isteği kendini korurdu. Bu koca dünyanın elbet bensiz de devam edebileceğini biliyorum, hatta öyle ki ben hiç var olmamışım gibi devam eder. “En fazla bir yıl sürer yirminci asırlarda ölüm acısı.” der Nazım Hikmet. Herkes alışırdı elbet, lakin kibirden mi bilmem yakıştıramazdım bensizliği dünyaya. Şimdilerde bu fikir ruhumda dinginlik şeklinde tezahür ediyor. Eskisi kadar korkutmuyor beni, mevcudiyetime yüklediğim anlamın azaldığından değil. Yaşamak ki sürdürmek değil bu lanet düzeni, geç de olsa anladım.
Belki de kaçış her zaman kurtuluş değildir, ruh ki bir yıldız olup kaysa dahi sızlatabilir yüreği. Yalnız kızgın olduğum noktalar hala sabit. Mutsuzluğumun suçunu başkalarına atacak değilim elbet, fakat kişiyi mutlu etmek için çabalayan bir düzen veya ruh olmadığı sürece eli kolu bağlanıyor. İnsanların mutluluklarına eskisi kadar imrenmiyorum, bir gülümseyişin ardında neler saklayabileceğini öğrenecek kadar büyüdüm. En çok da büyümek zorunda kalmak incitti beni, çocukluğun telaşsızlığını vakitsiz yitirdim. O saflığın, berraklığın içine giremeden kirlendi bütün hisler, şimdi kimin ellerinde harcanıyor bilmem. Öylesine büyük bir hissizlik ki heves denen şeyden çok uzağım, güzele doğru bir adım atmaya dahi mecalim yok. Kurtuluş yollarını ezbere biliyorum, hepsi çakılı zihnimde ama yapamıyorum. Bu basit bir isyan değil. Yapamama hali öyle büyüyor ki benliğimde, eski mutluluklarıma dahi kırgınım. Kimse gözlerindeki ışığın kayboluşuna razı gelmek istemez, acıtır. İnsanın kendisini, insanlığını yitirmesi kadar sancılı ne vardır bu alemde? Takvimleri devirmekten ibaretse artık hayat, kim geri getirebilir kaybolan zamanı? Onca kayıp ne uğrunadır bilmem, yaşamak benim yalanım. Unutkanım pek sahip çıkamam yalanıma, onuncu köyde öğrendim yalan söylemeyi.
Depresyonu besleyen şeyin yalnızlık olduğuna inanıyorum. Bahsettiğim yalnızlık kalabalık içinde ve dahi birileriyle sohbet edebiliyorken, hayatınızda onlarca insan varken yaşanan yalnızlık. Onlarca insan arasında yüreğime dokunan, ısıtan, elini omzumda hissettiğim kimse yok. Şu hayatta en çok birine dilediğince şımarabilen insanlara özenmişimdir. Sevildiğine, terk edilmeyeceğine bu kadar emin olmak ne denli büyük bir huzurdur bilmem. Temas edilmeyen, anlaşılmayan her acı olduğundan daha büyüktür insanın göğsünde. Belki çözüm değildir, fakat acıyı aşılabilir kılan şey paylaşılabilir olmasıdır. İki ruh birbirini anlamadığı sürece bedenlerin yakınlığı yalnızca hacimsel bir fazlalıktan ibarettir.
“Hakikaten yalnız varlık, insanlar tarafından terk edilmiş olan değil insanlar arasında acı çekendir.”
Emil Michel Cioran
İnsana verilmiş en büyük nimet ve edilmiş en büyük lanet aynı şeydir, bilmek… Ucu bucağı olmayan, beslediği kadar kemiren, içi yakan ama dışı söndüren; bilmek. İki seçeneğimiz var, bilmek veya bilmemek. Ya bilmemenin avutucu büyüsüne kapılıp; şahaneliğimize, arsız mutluluğumuza kapılacağız ya da bilmenin tesirinde ıssızlığımıza çekileceğiz. Bütün mahluklar içinde bilgisini işleyip, kullanmada en beceriklisi olan insan, kendini bilmekte en kötü olandır. Tesadüf değildir ki kendini bildikçe, türünden uzaklaşacaktır. Kişi bilmelidir ki akışı kontrol edemeyeceğini bilmek de bir kontroldür. Kainattaki her şeye hepsinden vazgeçtiğimiz anda sahip oluruz. Her şey zıddı ile kaimdir ve zıddı ile sınanmadığımız şeyin sahibi olamayız.
Kimseye tavsiye vermek haddime değil, ki elle tutulur bir tavsiyeye de sahip değilim. Yalnız iyileşme sürecinin daima ileri doğru olmadığını söylemek yanlış olmaz. Bu hepimiz için farklı bir süreç; bazen geri, bazen ileri, kimi zaman sabit. Ne uzak ne yakın, hayat burada bir yerde içimde. Dolup taşıyor, çirkin ve bir o kadar suçsuz. Suçlu hayat değil, ben değilim, sen değilsin. Peki ya kim bu suçlu? Bulunmak istemeyeni aramamak lazım. Suç sabit, yaşamak belasını göğsümde büyüttüm. Bela demek kurtarmaz ama yetinmekte fayda var. Garipliğime değil, size vedam son cümlelerim. Bırakalım deniz konuşsun, biraz susmakta fayda var.
8 Nisan 2002 İstanbul’da doğdum. Eğitim hayatımın tamamı Istanbul’da geçti. Medeniyet Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunuyum.
Yorum gönder