1788 -1792 Yılları Arasında Osmanlı İmparatorluğu

1788 -1792 Yılları Arasında Osmanlı İmparatorluğu

1788 -1792 Yılları Arasında Osmanlı İmparatorluğu

Karansebeş Savaşı (Şebeş Savaşı) Osmanlı İmparatorluğu ile Avusturya Arşidüklüğü arasında yapılan bir meydan muharebesidir. Karansebeş Savaşı 1788 yılının 21 Eylül’ü 22 Eylül’e bağlayan gecesinde günümüzdeki Romanya’nın Caran-Severin ilindeki Caransebeş (Karansebeş) kasabasında gerçekleşmiştir. Bu savaş, Osmanlı’nın olduğu gibi, dünyanın da en tuhaf savaşları arasına adını yazdırmıştır. Zira Osmanlı ordusu ile Avusturya ordusu bu savaşta hiç karşı karşıya gelmemiştir. Peki Karansebeş Savaşına sebep olan durumlar nelerdir?

O dönemde Rus Çariçesi II. Katerina’nın tek bir hedefi vardı; sıcak denizlere inmek. Bu hedefini Osmanlı üzerinden gerçekleştirmeye çalışacaktı. Çünkü Osmanlı sıcak denizlere giden yolun tam da önünde bir setti. Bunun yanında Osmanlı, Ruslardan hoşlanmamakta ve kendisi için bir tehdit unsuru olarak görüyordu. Tüm bunlar olurken Lehistan bölgesinde kral ve soylular arasında çıkan bir anlaşmazlık kısa sürede savaşa dönüşmüştür. Rus Çariçesi Lehistan’ı parçalamak için Lehistan’ın içişlerine karışıyordu. Bundan ötürü Rus Çariçesi bu savaşta soylulara karşı Leh kralını destekleyerek bölgeye Kazak askerlerini göndermişti. Kazak askerleri Osmanlı toprağı olan Balta kentine girerek burada katliam yaptılar. Buna hiddetlenen Sultan III. Mustafa Rus Devletine savaş açmıştı. 1768 yılında başlayan bu savaşın başlarında Osmanlı mücadelesi hayli etkili olmuştu. Ancak ilerleyen zamanlarda savaşın seyri değişmiş, Ruslar Osmanlı’ya üstünlük kurmuşlardı. Bu sırada Osmanlı Sultanı III. Mustafa vefat etmiş, yerine kardeşi Sultan I. Abdülhamid geçmişti. Sultan I. Abdülhamid, Ruslara karşı girilen mücadelelerdeki başarısızlığı görmüş, savaşın kazanılamayacağını anlamıştı. Rus Devleti ile masaya oturuldu ve 1774 yılında Küçük Kaynarca Antlaşması imzalandı. 1768-1774 yılları arasında gerçekleşen bu savaş 6 yıl sürmüş ve Rus galibiyeti ile son bulmuştur. 1774 yılında imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım Hanlığı Osmanlı’dan ayrılarak bağımsız olmuştu. Bunun yanında da Küçük Kaynarca Antlaşması’nın Osmanlı için ağır maddeleri vardı. Öyle ki Rus Çariçesi II. Katerina bile Küçük Kaynarca Antlaşması’nın maddelerini duyunca şaşırmış ve Osmanlı’nın böyle bir antlaşma imzaladığına inanmamıştı. Osmanlı hem bu antlaşmanın tahakkümünden kurtulmak hem de kaybettiği toprakları geri almak için 1787 yılında Rus Devleti’ne savaş açmıştı. Bu savaşı kendisine fırsat bilen Avusturya Arşidükü II. Joseph, Osmanlı’ya karşı güç kazanmak istiyordu. Avusturya Arşidüklüğü ve Rus İmparatorluğu arasında görüşmeler yapılmış, Avusturya Arşidüklüğü de bu savaşa dahil olmuştu.

Karansebeş Savaşı

Sultan I. Abdülhamid bir anda iki devletle karşı karşıya kalmıştı. Avusturya’ya karşı savaşacak ordunun başına Koca Yusuf Paşa tayin edilmişti. Ordu Sofya’da toplanıp, oradan harekete geçecekti. Osmanlı ordusu 60.000 kişiden oluşuyordu. Osmanlı, bu cepheye pek fazla asker gönderememişti. Bunun sebebi Kırım’ın Osmanlı için daha önemli olmasıydı. Avusturya ordusunun başında ise Arşidük II. Joseph bulunuyordu. 100.000 kişi ve çok sayıda top ile mühimmat barındıran bu ordu, Osmanlı’ya karşı hayli üstün bir vaziyetteydi. Avusturya ordusu Osmanlı’dan çok önce hareket edip kendine bir savaş meydanı seçme şansı bulmuştu; Karansebeş. Avusturya ordusu Karansebeş kasabasında dağların, tepelerin, ağaçların ve nehirlerin arasında kendisine harika bir savaş yeri bulmuştu. Bulunduğu coğrafya doğal bir koruma sağlıyordu. Geçilmesi imkânsız bir bölgeydi. Osmanlı ordusu beklenenden çok daha geç kalmıştı. Avusturya ordusu dört gözle Osmanlı ordusunu bekliyordu, zira alınacak toprak vardı. Osmanlı ordusunun bu denli geç kalmasının altında bir sebep arayan Avusturya Arşidükü II. Joseph, durumdan şüphelenip saha araştırması yapmak için süvarilerden oluşan bir öncü birliğini Timiş Nehri’nin karşısına göndermişti. Bu birlik nehri geçip biraz ilerledikten sonra bir çingene kervanıyla karşılaştı. Kervan sahipleri süvarilere içki ikram etmek istedi. Süvariler bu teklifi kabul etmişti.

Günlerdir harp nizamında kalarak gelmeyen bir düşmanı bekliyoruz düşüncesine kapılan öncü süvari birliği, oldukları yerde içki içip eğlenmeye başladı. Aradan saatler geçmesine rağmen süvariler ordugâha geri dönmemiş ve ordu komutanları endişelenmişti. Bu öncü birliği kontrol etmesi için piyadelerden oluşan bir birlik görevlendirdiler. Piyadeler nehri geçip bir süre ilerledikten sonra süvarilerin içki içip, sarhoş olup, eğlendiklerini gördüler ve tam o esnada Avusturyalılardan oluşan piyade birliği ile Almanlardan oluşan süvari birliği arasında bir tartışma çıktı. Alman bir süvari taşkınlık yapınca Avusturyalı bir piyade tarafından ateşli silahla vuruldu. Bu noktadan sonra işler çığırından çıkmış ve iki birlik arasında bir kavga başlamıştı. Bu kavga esnasında sarhoş olan askerlerden birisi karşısındaki grubu caydırmak maksatlı ‘’Turki! Turki! (Türkler! Türkler!)’’ diye bağırmaya başlayınca bir anda herkes silahını çekip birbirine ateş etmeye başladı. Bu sesler Avusturya ordugâhından duyulmuş, Türklerin bir gece baskını attığı düşünülmüş ve Avusturya ordusu harp nizamı almıştı. Birbirleriyle savaşan piyade ve süvarilerin subayları askerleri yatıştırmak ve bu savaşa bir son vermek için ‘’Halt! Halt!’’ diye bağırıyorlardı. Bu kelime Almancada “Dur” anlamına geliyordu ancak askerler bunu Türklerin savaş nidası olan ‘’Allah! Allah!’’ olarak anlamışlardı. Askerler Türklerin geldiğini düşünmüştü. Bunun üzerine ne yapacağını şaşıran askerler nehri geçip ordugâha doğru koşmaya başladı. Ancak gece olmuş ve hava iyice kararmıştı. Ordugâhtaki askerler kendilerine doğru ‘’Türklerden kaçan’’ süvari birliğini düşman zannedip, süvarilere doğru muazzam bir bombardıman başlatmışlardı. Bu kargaşa içerisinde ordugâha giren süvariler ile ordugâhtaki askerler arasında tekrar bir savaş başlamıştı.

Avusturya ordusu birçok milletten oluştuğu için herkes farklı bir dilde konuşuyor, kimse birbirini anlayamıyordu. Süvariler Türklerin ordugâhında olduklarını zannederken ordugâhtaki askerler ise Türklerin ordugâha baskın attıklarını zannediyorlardı. Böyle düşünen bütün askerler korkuyla etrafa dağılmaya ve ordugâhtan kaçmaya başlamışlardı. Avusturya Arşidükü II. Joseph kaçarken attan düşüp bacağını kırmıştı. Olaydan 2 gün sonra Osmanlı ordusu mehteran takımı eşliğinde Karansebeş bölgesine ulaşmıştı. Osmanlılar, ilginç bir manzarayla karşılaşmış ve gördükleri karşısında çok şaşırmışlardı. Meydanda 10.000 kadar ceset vardı. Avusturya ordusu kaçarken her şeylerini de arkada bırakmışlardı. Ordugâh ganimet doluydu. Osmanlı ordusu, tek bir zayiat dahi vermeden 100.000 kişilik Avusturya ordusunu mağlup etmiş oluyordu. Daha sonra Osmanlı, Avusturya karşısında diğer cephelerde de zaferler kazanmıştı. Avusturya uzun zamandır böylesine bir yenilgi almamış, böyle bir duruma düşmemişti. Bu olaydan sonra Karansebeş kasabası kolay bir şekilde Koca Yusuf Paşa tarafından alınmıştı.

Devamındaki Gelişmeler

Osmanlı ordusu Avusturya içlerine kadar ilerlemek istiyordu. Osmanlı uzun süredir böyle bir fırsat yakalayamamıştı ve şimdi bunu değerlendirmek istiyordu. Ancak bunu başaramadı. Zira kuzeyde Ruslara karşı işler hiç de iyi gitmiyordu. Aynı 1768 – 1774 yıllarında olduğu gibi ardı ardına gelen bozgun haberleri bunu engellemişti. Ruslar tabiri caizse Osmanlı ordusunu perişan etmişti. Bunun en büyük sebeplerinden birisi Rus tarihinin en önemli ve başarılı sayılan Grigoriy Potyomkin, Aleksandr Suvorov, Pyotr Rumyantsev ve Nikolay Repnin gibi generallerin aynı döneme denk gelmesiydi. Ruslar ilerliyor ve bölgedeki müslüman halkı öldürüp kılıçtan geçiriyorlardı. Müslüman halkın öldürüldüğünün haberini alan Sultan I. Abdülhamid, üzüntüden felç geçirmiş ve vefat etmişti.

Tahta III. Selim’in geçmesinden sonra da saldırılar devam etmişti. Avusturya ordusu, Rus ordusu ile birleşip 1 Ağustos 1789 yılında Fokşan savaşında Osmanlı’yı mağlup ettiler. Bu muharebenin ardından Osmanlı, 22 Eylül 1789 yılında gerçekleşen Boze Muharebesi’nde de büyük kayıplar vermişti. Kuşatma altında bulunan Boğdan bölgesindeki kalelere yardım gönderilemiyordu. Yedisan bölgesinde kaleler (Anapa, Yaş, İsmail, Kili, Bender ve Akkerman kaleleri) Rusların eline geçmişti. Daha sonra Boze Muharebesi’ni takiben durumu gitgide kötüleşen Belgrad şehrinin üstüne yürüyen Avusturya, şehri üç haftalık bir kuşatmanın ardından ele geçirmişti. Osmanlı bir müttefik arayışına girmiş ve bu sebeple 1789 yılında İsveç, 1790 yılında Prusya ile barış antlaşmaları imzalamıştı. Ancak işler beklenildiği gibi gitmedi. Osmanlı bu devletlerden beklediği gibi bir yardım alamamıştı.

1790 yılında Rus ordusunun başında bulunan Potyomkin, Yaş şehrini de ele geçirmişti. Potyomkin, karargahını bu şehirde kurmuş ve geri kalan 2 senelik süreci buradan yönetmişti. Ünlü Osmanlı denizcilerinden olan Cezayirli Hasan Paşa, sonrasında ise Hüseyin Paşa’nın yönettiği Osmanlı donanmasının teknoloji, gemi sayısı ve gemi kalitesi açısından Rus donanmasını yakalayamamıştı. Kerç ve Tendra deniz muharebeleri de Osmanlı mağlubiyeti ile sonuçlanmıştı. Savaşın sonlarına doğru Bulgaristan’a kadar inen Rus donanması ile yapılan Celigra Burnu Deniz Muharebesi her ne kadar sonuç alınamayan bir savaş olarak görülse de Osmanlı donanmasının Karadeniz’den iyice çekilmesine sebep olmuş ve Ruslar stratejik bir üstünlük yakalamışlardı. Karadeniz bir ‘’Türk Gölü’’ olmaktan çıkmıştı.

Savaşın Sonuçları

Savaş sonunda gerçekleşen Fransız İhtilali ile Fransa’nın askeri tehdidi ile karşı karşıya kalan Avusturya, bu ihtilalin kendi ülkesinde yaşayan halkları ayaklandırmasından çekiniyordu. Aynı zamanda savaşta Osmanlı’ya karşı Rusya İmparatorluğu kadar başarılı olamamıştı. Osmanlı Devleti ile masaya oturan Avusturya Arşidüklüğü, 4 Ağustos 1791 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu ile Ziştovi Antlaşmasını imzalamıştı. Bu antlaşma ile işgal ettiği Belgrad şehrini Osmanlı İmparatorluğu’na teslim edip Orşova şehrinin kendisine bırakılmasına razı olmak zorunda kaldı. Avusturya Arşidüklüğü ile yapılan bu antlaşmadan birkaç ay sonra Rus Devleti de barış yapmaya ikna olmuştu. Osmanlı İmparatorluğu ve Rus Devleti tekrardan masaya oturmuştu. Müzakereler sonucu 9 Ocak 1792 yılında Rusya İmparatorluğu ile Yaş Antlaşması imzalanmıştı. Bu antlaşma ile Osmanlı, Kırım’ın Rus egemenliğinde olduğunu kabul etmek zorunda kalmıştı. Yedisan bölgesi de bu antlaşma ile Rusya’ya bırakılmıştı. Yeni sınır Bug Nehri yerine Turla Nehri olarak belirlenmişti. Romanya’da bulunan ve Rusya tarafından işgal edilen Anapa, Yaş, İsmail, Kili, Bender ve Akkerman kaleleri Osmanlı’ya geri verilmişti. Kırım ile Osmanlı arasındaki kara bağlantısı iyice kesildiği gibi, Yedisan bölgesinde bulunan Odessa şehri büyük bir liman şehri haline gelmiş ve Rus donanmasının Karadeniz’de hâkim olmasını sağlamıştı.

1788 – 1792 yılları arasında gerçekleşen olaylara Osmanlı tarafından bakılan bu yazıda, elde edilen muhteşem fırsatların, yapılan diplomatik hatalar yüzünden değerlendirilememesine değindik. Hem güldüğümüz hem de düşündüğümüz bu 4 yıllık süreci iyi analiz etmek her okuyucu için önem arz etmektedir. Karansebeş Savaşı bölümünden çıkarmamız gereken ders, kesin bir bilgiye ulaşmadan, zan ile hareket etmememiz gerektiğidir. Dünyanın en tuhaf savaşları arasında yer alan bu muharebe ve beraberinde gerçekleşen olaylar, Osmanlı’da yıllardır süre gelen ve bir şekilde işlemekte olan devlet teşkilatının bozulmaya yatkın olduğunu gözler önüne sermektedir. Ata sporumuz olan güreşte de söylendiği gibi; ‘’Alta geldim diye yerinme, üste çıktım diye sevinme’’. Bir zamanlar yalnızca ismiyle bile dosta güven, düşmana korku salan Osmanlı İmparatorluğu, 4 yıllık bu süreçten sonra dağılma dönemine girmişti. Burada biz okuyucuların aklına ise şu soru gelebilir: Osmanlı İmparatorluğu bir zamanlar çağın en güçlü devleti sayılırken ilerleyen zamanlarda bu gücünü kaybetme noktasına nasıl gelmişti? Böylece bu konuyu ele alırken yöneltilen soru bağlamı ile beraber daha iyi yorumlayabiliriz.

YAZAR

Yusuf Genç

 

 

Yorum gönder