Vaka-ı Dehşet

Vaka-ı Dehşet

VAKA-I DEHŞET

Âsitane’de yeni bir sabah doğmak arzusunda iken peyda olan ahval-i kıyamın dehşeti, bu sabaha şahit olan her ferdi bir memnuniyetsizlik içerisinde karşılamaktaydı. Ne gri bulutların kapladığı gökyüzü ne de nice bedbaht emellerin kapladığı kalpler bugüne neşe ve heyecan ile merhaba diyebilirdi. İstanbul’a lale mevsimi hâkim idi. Tomurcukların çiçek açtığı, her nefsin payına enfes kokular düşmekte olan bu sabah ahali, bu nimet-i celileden mahrum kalmaktaydı. Caddeleri geniş, sokakları nezih, çarşıları kerim bu şehir, alabildiğine güzel bir sabahlık giyebilecek iken, libas-ı şiddeti kendi mülküne kabz eylemek zorunda kalmıştı. Bilahare zuhur etmesi muhtemel harici bir kıvılcımın neticelerinden haber alabilmekten ise herkes aciz idi. Yine de alabildiğine yeşil, alabildiğine nefis, alabildiğine ferah, alabildiğine mavi olan bu şehir, her tepesinden ayrı güzel, her tepesinden ayrı hoş olan bu belde, şairin evvelden dediği üzere: ‘’Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.’’ bir şehirdir. Sanki bir dilber-i cemil misali gülümser size, istikbalinize, maişetinize… Sade bir fena havadis üzere hapsolunmuş bir hal-i cari mevcuttur ki, şehrin bütün ruhani ve fiziki güzelliğine peçe, hürriyet ve istikbaline zincir vurmakta idi.

“31 Mart 1325’te memleketin umur-u zahiresi pek vahim idi. Okuma yazması pek kıt, başsız ve düzensiz bir güruh ‘Şeriat isterüz’ diye bağırmaktadır. Akşamın bu vaktinde dahi seslerine vakıf olmaktayım. Tekirdağ birliği nice eyler yahut Selanik merkezi bu infiale bir cevap verecek midir bilemem. Tanrıdan dileğim, ikinci bir Alemdar olayını bize göstermemesidir.’’

Kalemini usulca masaya bıraktı. Uğursuzların en uğursuzu saydığı şu günün tarihini, günlük defteri ahdettiği sarı sayfalar öbeğinde görmek bile kendisini bunaltıyordu. Her yolun ibtidaisi itidal iken anasır-ı İslamiye’de caiz ve cari olmayan bu fiiliyata ne lüzum vardı? Ruhunun adeta bir mengene gibi sıkıldığını hissetti. Matran Ailesinin konağında da aynı duygulara malikti, aniden bir şeyi hatırlamış gibi ivediyle kalemi kaptı ve devam etti:

‘’Sabahtan iki dostum beni ters yüz etmeseydi, halim ne olurdu bilmiyorum. Her şeyden habersiz Tanin’e gitmek üzere evimden çıkmıştım, Ortalık ölüm sessizliğine bürünmüştü, bir Allah’ın kulu sokaklarda görünmüyor, hele bir vasıta görmek… Ne mümkün idi… Hava, manadan yoksun bir mahiyete bürünmüş, insanı abes bir ur kaplıyordu. Muhayyilemin ötesinde olan bu durumu nedense olağan bir şekilde karşılıyor, kendimi ruhumun debdebelerine teslim etmiyordum. Yanımdan geçen gıyabi bir dost ‘Dua et seni bu caddede tanımıyorlar’ deyip durmadan hızlıca yürüdü. Kendisi kim idi, hâlâ bilmiyorum.’’

Ruhunun terennümlerini müşahede etmeye başladı. Yeniçeriden farksız gördüğü bu güruh, kellesini istemekteydi, Matin gazetesi İstanbul muhabiri M.Quinet ile diyaloğu aklına geldi, gayri ihtiyari gülümsedi. Kendisine ‘’Dışarıda başınızı istemekteler, siz ise burada rahatça keyfetmektesiniz.’’ diye latife eden muhabire ‘’Bakınız başım buradadır, lakin bunca değer biçip henüz talep edeni görme şerefine erişemedim.’’ diyerek güldüğünü hatırladı. Acısı bir bıçak gibi kesti attı gülüşünü, kaleme sarıldı tekrardan:

‘’ Sabah beni yolumdan döndüren Süleyman Fehmi ve Hakkı Behiç olmasa halim nice olurdu! Ya Arslan Bey, ah Arslan Bey! Dostum!’’

Gözlerinden iki damla yaş geldi ancak ağlayışının devamı gelmedi. Matran Ailesinin konağında gelip giden havadise kulak verirken ve kendilerini rica minnet alıkoyduktan sonra Arslan Bey’in daha taze havadis almak üzere evden çıkışını hatırladı. ‘’Tabancamı vereyim mi?’’ demişti kendisine. Gülmüştü Arslan Bey ‘’Benim bir düşmanım yoktur, sen kendine bak Cahit.’’ demişti. Keşke gitmeseydi yahut en azından vicdan azabını bir nebze ferahlatacaksa tabancasını alsaydı ya. Başı dönmüş azgın güruh nasıl da kıymışlardı dostunun canına ‘’Hüseyin Cahit’tir!’’ diye bağırarak. O sahneyi tahayyül ettikçe kanı çekiliyor, bembeyaz bir yüze malik oluyordu. Satırlarına ‘’Dostumu ben öldürdüm, isyancılar değil!’’ diye ekledi. Halet-i ruhiyesini müşahede edecek olsa şunları yazardı muhtemelen defterine:

‘’Tehlike karşısında donuk, hissiz, hareketsiz bir hal… Olanlar sanki başka bir dünyada vuku buluyor, ben ise ayrı bir küre-i arzda olup biteni sadece duyup tefekkür etmekteyim. Bu duyguyu her daim yaşamaktayım. Korku bende titretecek bir uzuv, terennüm yaratacak bir ruh, tecessüm edecek bir nefes bulamıyor, sadece melekelerim donuyor ve öylece bakıyorum boşluğa doğru.’’

Fikriyatını bir kurşun gibi delen boru sesleri duymaya başlıyor Topkapı tarafından. Askeri bir düzene işaret etmeyen bu boru sesleri, vahşi bir galeyanın tecessüm etmesinden ibaretti sadece. Boru seslerini silah patlamaları takip etti. ‘’Hürriyet gavur icadıdır.’’ diyen bu güruhu bu geç vakitte bunca çileden çıkaran şeyin ne olduğuna aklı ermedi. ‘’Acep Tekirdağ birlikleri mi geldi?’’ diye boş bir fikre kapıldı sadece. Topkapı tarafından bu sefer yeterince korkutucu olan seslerden daha dehşetli bir şey kopup geldi. İlginç bir tesadüf eseri olsa gerek, tavana bir adet kurşun, müthiş bir ıslık sesi ile saplandı, tavandan birkaç parça sıva düştü yere. Hüseyin Cahit endişe ile pencereye baktı, sapasağlam. Camı kırmadan, pervazı yalayarak geçen bu kurşun, misafir salonunda bulunduğu Rusya Büyükelçiliğinin misafir salonu gayet yüksekte olduğu için ancak tavana saplanabilirdi. Bir nebze içi ferahlamış ve kafası dağılmıştı. Yazacaklarının düşüncesi bile kendisine ağır geldiği için her şeyi bir kenara bırakarak kendisini günün yorgunluğuna bıraktı. Gencecik yaşında yorgun yüzü, uzandığı divanın örtüsünden daha gergin idi. Saçlarındaki beyazlar, siyahlardan ziyade idi. Bıyığının sol tarafı, gün boyunca stresten zaman zaman yolunmuş, adeta hırpalanmış bir hale vakıf idi. Bu hırpalanış, Avcı taburlarına denk geldiği için değil, bilakis onların mevcudiyeti ve İstanbul’u soktukları hal ile teşekkül edebilirdi. Ne bu şehre âşık olan kalbi ne de anasıra olan şahsi nazarı, bu vakayı tefhime ya da kabule tarafdâr olamazdı. Yorgunluktan isyan eden göz kapaklarını daha fazla işkenceye maruz bırakmadı. Bir aralık, kederin bölük pörçük ettiği, dinlenmekten ziyade yoran ancak inatla direndiği bir uykuya benzer hal ile meşgul oldu. Gece yarısı kapısının şiddetle çalınması, kendisini dehşete düşürmek şöyle dursun garip bir huzurla doldurdu. Sürgüsünü açtığında kapıda bekleyen kişinin Reşit Bey’den başkası olmadığını gördü. Heyecanla içeri girişini bölmedi.

-Haliniz nicedir Cahit Bey, her yerde sizi ararlar?

+Sağlıktayım gördüğün üzere, sen şehirden haber ver, asiler ne ederler?

-Maalesef ki sizlere mesut bir haber vermekten acizim şu esnada.

Reşit Bey maalesef ki Hüseyin Cahit’e hiç ümit verici bir hal getirememişti. Asilerin gündüzki vahşetlerini, genç zabitlere hücum ederek zalimane öldürmelerini tahkiye ediyordu bir bir. Hüseyin Cahit başlangıçta bu karamsar geceye dost bir simanın eşlik etmesinden memnun olsa da umurun hiç ümit verici bir halde olmayışını fehmettikçe ruhu daralıyordu. Dostu da kendinden hallice değildi. Bu sefer Cahit; Lazkiye mebusu Arslan Bey’in meclis önünde kendisi sanılıp öldürülmesini, Matran Konağı’nda devşirdiği havadisi ifşa ettikçe, Reşit Bey’in de ruhu daraldı. ‘’Ne olacak efendi!’’ diye heyheylendi bir an. ‘’Ne olacak bilemem…’’ diye karşılık verdi Hüseyin Cahit, ‘’Ancak yaşanan durum bir vaka-ı dehşetten ve hata-ı gafletten başkası değildir.’’

Birbirlerinden ne kuvvet ne de medet bulamayan bu iki dost, sabaha doğru ayrıldılar. Hüseyin Cahit kendilerini ağırlayan Rus elçisine bir minnet duygusu içerisinde olmakla beraber hala canının emniyette olduğu hissine tamamen vâkıf değildi. Böyle bir günde Rus elçiliğinden medet umar bir hale düçar olmayı da nefsine yediremiyordu. Anasır-ı cari hakkında muhtelif efkârı olsa da millet ü devletine hâdim bir kimesne iken vatan haini muamelesine maruz kalması kanına dokunuyor idi. “İtidal efendim, yalnız itidal… Yoksa milletin meslek-i siyasisine yahut efkâr-ı umumisine dil uzatmak kimin haddine.” Kendisini ‘acı olan hakikatleri gazete sütunlarına yansıtmaktan âlâ hizmet tanımayan’ kimse olarak takdim eden Cahit için haklı bir teşekkî idi. ‘’Ne yapıp etmeli, buradan çıkmalı.’’ diye geçirdi içinden. Ailesi aklına geldi, kayın biraderinin evindelerdi, güvende olsalar gerekti. Kendisini emniyet meselesinden de çok belirsizlik sıkmakta idi. Bir an evvel sabahın olmasını umarak başını yastığa koydu. ‘’Sabah ilk iş gazete istemeli, umura vakıf olmalı, başkaca hareket beni teskin etmez.’’

Hüseyin Cahit idi bu… Devr-i Meşrutiyetin cesur kalemi… Hiç uzak kalamadığı gazetesine gidememiş olmayı bir türlü içine sindiremiyordu. Acze düşmüş bir halde bulunmayı hazmedemiyordu. Kendini kapana kısılmış gibi hissetti bir an. Derhal kurtulmalıydı bu kapandan. Ama nasıl… Kafasını yasladığı kuş tüyü yastıkta çaresizliğe boyun eğerken gözleri hafif hafif kapandı. Uykuya dalarken aklından son geçen, yazıhanesinin yağmadan ne kadar nasibini aldığının merakı idi…

Yazar: Halil İbrahim ÇELİK

Yorum gönder