Otokurmaca: Kurguyu ve Otobiyografiyi Birleştiren Bir Gerçeklik Taklidi
Yazarın kendi hayatını ve kurguyu birleştirerek ortaya koyduğu ve son zamanlarda daha da yaygınlaşan bir alt edebi tür olan otokurmaca (autofiction), hem otobiyografi hem de kurgunun özelliklerini içinde barındırdığı için genelde hibrit bir tür olarak görülür. Aynı zamanda hem kurgunun hem de gerçekliğin özelliklerini içinde barındırdığı halde her iki türün de belirgin özelliklerinden yoksun olduğu için, belli bir kalıbın içine sığmak yerine kendine özgü, arada kalmış bir doğaya sahiptir. Bu arada kalmış doğası nedeniyle otokurmaca ilk bakışta kalıpların ortadan kalktığı, tanımlamaların belirsizleştiği çağdaş sanatın ortaya çıkardığı bir tür gibi gözükse de aslında temelleri çok daha eskiye, Antik Yunan zamanlarında yaşamış Aristoteles’in sanatın gerçek hayatı taklit ettiğini öne sürdüğü mimesis felsefesine dayanır. Bu anlamda, otokurmaca, kurguyla gerçeği birbirine karıştırdığı için tanımları ve kategorileri zorlayan, post tarihsel çağdaş bir edebi tür olmasının yanı sıra, mimesis gibi klasik bir kavramdan doğduğu için, aynı zamanda klasik bir tür olarak da kabul edilebilir.
Otokurmaca türünü klasik ve post tarihsel sanat teorileri açısından incelemeden önce, otokurmacanın tam olarak ne olduğunu ve nasıl bir edebi alt tür haline geldiğini anlamamız gerekir. Uzun süredir kabul gören başarılı bir tür olmasına rağmen bu türün tek ve kesin bir tanımının olduğunu söylemek yanlış olur. Otokurmaca terimini ilk kullanan kişi olan Even Doubrovsky bile türü tanımlamak için birden fazla tanım kullanmıştır. Hywel Dix, editörlüğünü yaptığı “Autofiction in English” kitabında bunun nedeninin “Oto-biyografi, otobiyografik roman, kurgusal biyografi ve otokurmaca arasında kesin bir sınırın olmaması” (Dix, 2018, p. 1) olduğunu söyler. Yine de aralarında herhangi bir fark olmadığını söylemek yanlış olur, çünkü otobiyografi ya da biyografik romanlarının aksine, otokurmacanın baş karakteri geniş bir kitle tarafından tanınan, kayda değer başarılara imza atmış biri olmak zorunda değildir. Bu yüzden, otokurmacanın okunma amacı diğer biyografı bazlı romanların aksine belirli bir kişi hakkındaki biyografik gerçekleri öğrenmekten ziyade, okuyucunun önceden aşina olmadığı bir bireyin kimliğini keşfetmesi olarak görülebilir. Tabii ki bu durum hemen hemen tüm kurgusal romanlarda da geçerlidir. Ancak, gerçek bir bireyin tecrübelerinin kurgusallaştırılmış halini okuduğunun bilincinde olan otokurmaca okuyucusu, tamamen kurgusal bir eser okuyan bir okuyucuya göre daha derin ve otantik bir empati hissedebilir.
Ancak otokurmacada kimlik arayışının sadece okuyucuyla sınırlı olduğunu söylemek yanlış olur, çünkü otokurmaca daha çok yazarın kendi kimliğini keşfetmesine ve kendini test etmesine olanak sağlayan bir türdür. Dix, kitabında bunun nedenini şu şekilde açıklıyor: “Birçok otokurmaca eseri, bir çeşit travmatik deneyimin—gerçek ya da hayal edilmiş—ardından yazılmıştır; bu yüzden travmaya bir cevap olarak yazma süreci, diğer ilişkisel yapılar ortadan kaldırıldığında ya da tehlikeye atıldığında, benliği yeni bir bağlama oturtmanın bir yolu olarak görülebilir.” (Dix, 2018, p. 4) Yani otokurmaca yazma sürecinin yazar için kendini hayali senaryoların içine yerleştirdiği bir nevi terapi olduğunu söyleyebiliriz. Gerçekliğin içinde sıkışıp kalmak yerine, gerçek hayatta edinmedikleri deneyimleri kurgusal bir ortamda ve kurgusal karakterler aracılığıyla deneyimleyebilirler ve geçmişteki ilişkileriyle ve deneyimleriyle yüzleşip güvenli, kurgusal bir ortamda duygusal bir katharsis hissedebilirler.
Daha önce de dediğim gibi, otokurmaca hem gerçeğin hem de kurgunun özelliklerini içinde barındırdığı için tanımlanması zor bir alt kategori. Ama bu tanımlamayı zor kılan tek etken bu değil. Otobiyografi ya da biyografi romanlarının okurları, gerçeklerin doğru bir şekilde yansıtılışını okuduklarını düşünüyor olabilir ama aslında gerçeği ve kurguyu birbirinden ayırmak o kadar da kolay değil. Dix, kitabının giriş bölümünde bunu psikanaliz, sürrealizm, modernizm ve post-structuralism gibi alanlardaki gelişmelere bağlıyor. “Her biri farklı açılardan insanın bir özne olarak problemsiz bir şekilde kendi hayat hikayesini anlatabilme ve temsil edebilme kapasitesini sorguladığı için, klasik otobiyografinin doğrudan bir şekilde doğrulanabilir bir konudan bahsettiği önergesine şüpheyle bakılmaya başlandı.” (Dix, 2018, p. 5) Bu noktada otobiyografi/biyografi ve otokurmacanın sınırları bir kez daha belirsizleşiyor ve aklımızda şu soruyu uyandırıyor: Hem otobiyografi hem de biyografide olayların öznel bir algısı söz konusu iken, otobiyografi ve biyografiyi gerçeğin nesnel bir temsili olarak görmek ve kurgu ve gerçeği birleştiren başka bir türün onlardan daha az gerçekçi olduğunu iddia etmek ne kadar doğru olur?
Antik çağlardan itibaren sanatın nasıl olması gerektiği, neyi amaçlaması gerektiği ve hangi kitleye hitap etmesi gerektiğini açıklayan birçok tanım yapılmıştır. Bu sorulara önemsiz demek ve bu soruların cevaplarını veren sanat eserlerini iyi ya da kötü şeklinde sınıflandırmak doğru olmasa da, çağdaş sanatın artık bu gibi sorularla ilgilenmediği ve sanatı bu soruların cevaplarının içine sıkıştırmaya çalışmadığını kabul etmek gerekir. Bu yüzden çağdaş edebiyatın önde gelen türlerinden biri olan otokurmacanın tek, belirgin bir tanımını yapmak ve onu diğer kurgu ya da biyografi eserlerinden kesin bir çizgi ile ayırmaya çalışmak doğru değildir. Çağdaş sanatta sanatın takip etmesi gereken tek tip bir stil ya da anlatı biçimi yoktur ve sanat eseri için ne sorusundan çok neden sorusu önemlidir. Bu durumda ‘Otokurmaca nedir?’ sorusu aslında pek de önemli değildir. Türü okumaktan ve yazmaktan keyif almak için bilmeniz gereken tek şey, “kurgu ile gerçeği birleştiren bir edebi tür” gibi kapsamlı bir tanımdır. Bunun yerine asıl sorulması gereken soru ‘neden?’ olmalıdır.
‘Neden bir insan otokurmaca yazma ya da okuma ihtiyacı hisseder?’ sorusunun cevabı, Aristoteles ve onun mimesis felsefesinde bulunabilir. Aristoteles, Poetika eserini, öğretmeni Platon’un, şairlerin ve sanatçıların tek yaptıklarının gerçeği taklit etmek ve insanlara yanlış şeyleri öğretmek olduğu için ideal bir devlette yer almamaları gerektiğini öne sürdüğü fikrine karşı bir savunma olarak yazmıştır. Aristoteles, sanatın gerçeğin bir taklidi olduğu iddiasında Platon’la hemfikirdir, ancak bunun kötü bir şey olmadığını savunur. Aksine, gerçek hayatın taklidiyle etkileşime geçmenin, insanların hayatın kendisini öğrenmeleri için faydalı olduğunu savunur. Çünkü sanat, izleyicinin gerçek hayatta karşılaşabileceği karakterleri ve eylemleri temsil eder ve onlara, kurgusal bir ortamda evrensel gerçekleri öğrenmelerine yardımcı olabilecek duyguları deneyimleme imkânı sunar. Seyircide acıma ve korku duyguları uyandırarak güçlü duyguları bir anlatı sanatı aracılığıyla serbest bırakma süreci olarak tanımlanan katharsis kavramının, seyircilerin duygularını daha iyi anlamada onlara yardımcı olduğunu savunur. Aristoteles’e göre bu katharsis deneyimi, insan doğasını ve evrensel gerçekleri anlamada çok önemlidir. Ayrıca, sanatın ve şiirin neden iyi bir öğrenme aracı olduğunu, şiiri ve tarihi birbiriyle karşılaştırarak ispat eder. Anlatı sanatlarının aksine tarih net bir başlangıç ve bitişe sahip değildir ve evrensel konulardan ziyade, yalnızca tek bir gerçeğe odaklanır ve seyircinin kendisinden bir şeyler öğrenmesini zor kılar. Öte yandan şiir, sadece insanlara bir şeyler öğretme amacı gütmez; aksine hitap ettiği kitleye keyifli bir deneyim sunarak onları öğrenmeye daha açık hale getirir. Böylece, öğrenme süreci sıkıcı bir dersten çok, keyif unsuru ile daha çekici ve etkili bir etkinlik haline gelir.
Otokurmacanın Aristoteles’in mimesis felsefesi ile tamamen uyduğunu söylemek yanlış olur, ama bazı ana unsurları mimesis felsefesinde de bulmak mümkündür. İlk ve en belirgin ortak özellik, her ikisinin de taklitten doğmuş olmasıdır. Aristoteles’in şiirin gerçeğin bir temsili olduğunu öne sürdüğü gibi, otokurmaca da yazarın kendisinin bir temsili olarak ortaya çıkar. Ancak, Aristoteles şiirin tamamlanmış bir eylemin taklidi olduğunu öne sürer; öte yandan otokurmaca bir eylemin değil, bir kişinin, yazarın kendisinin bir taklididir. Bu, otokurmaca yazarının gerçek hayattaki eylemleri taklit edemeyeceği anlamına gelmez, çünkü daha önce de belirttiğim gibi, otokurmaca yazarının ne yapıp yapamayacağına dair kesin kurallar yoktur. Ancak otokurmaca türünün daha çok yazarın kendisini kurgusal bir ortamda yazmakla ilgili olduğunu unutmamak gerekir. Bu yüzden, otokurmacanın, Aristoteles’in mimesis felsefesinin öne sürdüğü gibi tamamlanmış bir eylemi taklit eden bir türden ziyade, yazarın gerçek hayatta yaşadıklarından ilham alarak kendi kişiliğini taklit ettiği bir tür olduğunu söylemek daha doğru olur.
Otokurmaca ve Aristoteles’in mimesis felsefesinin paylaştığı bir diğer ortak özellik ise, her ikisinin de izleyiciye bir katharsis deneyimi yaşama fırsatı sunmasıdır. Ancak otokurmacada, yaşanılan bu katharsis deneyimi okuyucuyla sınırlı değildir; aksine bu deneyimi yazarın kendisinin daha da güçlü bir şekilde yaşadığı söylenebilir. Bunun nedeni, daha önce de açıkladığım gibi, otokurmaca eserlerinin genelde yazarın yaşadığı travmatik bir olayın ardından yazılmış olmasıdır. (Dix, 2018) Bu nedenle yazma süreci, yazarın travmatik bir deneyimini incelediği ve açığa çıkan duygularla bir katharsis deneyimi yaşadığı bir nevi terapi gibi görülebilir. Yazar, olaylara ve karakterlere –ki bu karakterler genellikle kendisi ve büyük ihtimalle tanıdığı kişilerden oluşur– duygusal olarak daha bağlı olduğu için, katharsis deneyimi onlar için izleyiciye göre çok daha derin olur. Haliyle, katharsis deneyimi yaşayarak sanattan bir şeyler öğrenme deneyimi, yazarlar için daha derin bir anlam taşır; çünkü sanatın konusu kendileridir ve muhtemelen ilk başta otokurmaca yazmaya başlamalarının nedeni de kendilerini daha iyi anlama arzularıdır.
Bu nedenle, neden otokurmaca sorusunun cevabını da şu şekilde verebiliriz: Yazarlar otokurmacayı kimliklerini, ilişkilerini ve travmalarını güvenli, kurgusal bir ortamda keşfetmek, bu ortamda bir katharsis yaşayarak duygularını arındırmak ve bu süreçte kendileri ya da evrenin işleyişi hakkında daha önce bilmedikleri bilgilere ulaşmak için yazarlar. Okurlar için de durum çok farklı değildir. Okuma deneyimi açısından otokurmaca ve normal kurgu arasında belirgin bir fark olmamasına rağmen, eserin doğrudan yaşayan bir kişiden veya gerçek bir deneyimden esinlendiğini bilmek, bazen özellikle otokurmaca okumayı seçmelerinin nedeni olabilir.
Sonuç olarak, otokurmaca türünün hem klasik hem de post tarihsel sanatın özelliklerini taşıdığını söyleyebiliriz. Gerçek bir kişinin kurgusal bir ortamdaki taklidi olarak ortaya çıkması ve hem okur hem de yazarın kendisi için bir katharsis deneyimi sunması açısından Aristoteles’in sanat felsefesiyle örtüşür. Ancak transandantal doğası nedeniyle kesin bir tanımının yapılamaması ve net kurallara sahip olamaması, otokurmacanın çağdaş bir sanat türü olarak da anılmasını sağlar.
Kaynakça:
APA. Aristotle. ( 1961). Aristotle’s poetics. New York :Hill and Wang,
Dix, H. (2018). Introduction: Autofiction in English: The Story so Far. In Palgrave Studies in Life Writing (pp. 1–23), https://doi.org/10.1007/978-3-319-89902-2_1.
Hümeyra Şanlıer 1998’de İstanbul’da doğdu. Küçük yaşlardan beri kurgu ve kurgu dışı alanlarda yazı yazmaya ilgili. 2020 yılında Boğaziçi Üniversitesinde Batı Dilleri ve Edebiyatı bölümünde lisans eğitimine başladı. Halen eğitimini devam ettirmektedir.



Yorum gönder