İsmet Paşa ve İkinci Dünya Savaşı (1939-1950)

İsmet Paşa ve İkinci Dünya Savaşı (1939-1950)

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI SIRASINDA TÜRK DIŞ POLİTİKASINI ETKİLEYEN KOŞULLAR;

Mustafa Kemal Atatürk döneminde Türkiye, dış politikası vasıtası ile kendi varlığını ve bu varlığın dayanağı olan Türk kimliğini meşrulaştırma gayreti içerisinde olmuştur. Mustafa Kemal Atatürk, milli kimlik ve milli devlet ilişkisini millidış siyasetin kaynağı yapmayı hedeflemiştir. 1923 yılında Cumhuriyet’in kuruluşu itibarı ile Türk dış politikası iki ana eksen etrafında dönmekteydi:

1-Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bağımsızlığının korunması ve Lozan Antlaşması ile oluşan statükonun devam ettirilmesi ile Sovyetlerin ideolojik ve bölgesel yayılması karşısında güvenliğin sağlanması,

2- Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin laik, milli ve üniter rejiminin korunması.

Tarih, Türkiye’yi dünyanın en stratejik ve en çok göz dikilen coğrafyasına yerleştirerek ona son derece cömert davranmış ve bunun sonucunda da Türkiye’nin dünya siyasetindeki rolü, nüfusunun veya ekonomik gücünün sağlayabileceğinden çok daha büyük olmuştur. Ne var ki aynı tarih onu Sovyetler Birliğinin yanı başında ve kuzeydeki bu dev güce karşı koyabilmesine yetecek kaynaklardan ve güçten yoksun bırakarak da Türkiye’ye son derece zalim davranmıştır. Bu coğrafi durumun bilincinde olarak II. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında Sovyetler Birliği ile barış halinin devam ettirilmesi Türk dış politikasının ana başlıklarından olmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk’ün halefi olarak onun en yakın yardımcılarından İsmet İnönü, TBMM tarafından 11 Kasım 1938’de Cumhurbaşkanlığına, iki hafta sonra da CHP tarafından yaşam boyu CHP Genel Başkanlığı’na seçildi. 1939-1945 döneminde ülke yine tek parti rejimiyle yönetilmiş ve bu yönetimde İsmet İnönü, Milli Şef payesi ile tek adam olmuştur. İsmet İnönü döneminde Meclis ve hükümetin hukuki varlıkları dışında hiçbir işlevi yoktu ve politika doğrudan İsmet İnönü’nün tekelinde olduğundan Türk dış politikasının tek karar vericisi oydu. Dönem boyunca başta Numan Menemencioğlu olmak üzere Dış İşleri Bakanları öne çıksa da İsmet İnönü her bakımdan idareyi elinde tutmuştur. “II. Dünya Savaşı sırasında izlediğim dış politikayı kararlaştırırken benimsediğim temel ilke, daha başlangıçta işlenecek bir hatanın düzeltilmesinin zor olduğunu bilmektir” diyen İsmet İnönü hemen her gün ve her saat önemli değişiklikler gösteren uluslararası ortamdaki gelişmeleri ve değişen dengeleri yakından takip etmiş savaş dışında kalmak açısından genellikle bu bilgilere dayalı bir biçimde zaman kazanma, özellikle savaşa sürüklenme tehlikesi içeren kararların alınmasını çeşitli gerekçelerle erteleme, bunun da mümkün olmadığı durumlarda en kabul edilebilir ödünleri verme türünden taktikler izlemiştir.

İsmet İnönü Nasıl Cumhurbaşkanı Seçildi? | Serenti İsmet İnönü 49 yıl önce bugün yaşamını yitirdi
(meclis kürsüsünde konuşma yaparken) (cumhurbaşkanı seçildiği günün fotoğrafı)

İkinci Dünya Savaşı öncesinde “Büyük Devlet”, sonrasında da “Süper Güç”olarak adlandırılan devlet kategorisinin tanımı göreli olarak kolaydır: Sahip olduğu güç unsurları sayesinde (nüfus, ülke yüzölçümü, ekonomi, kaynaklar, askeri güç, vb.) bölgesel ve evrensel dengeleri ciddi biçimde etkileyen devlet. Küçük devlet ise gerek bölgesel gerekse evrensel politika tarafından ciddi biçimde etkilenen ve politikaları ve uluslararası sistemi etkileme şansı pek bulunmayan devlet olarak tanımlanabilir. Bununla birlikte bu ikisi arasında kalan üçüncü bir devlet türü daha belirlemek mümkündür. Uluslararası sisteme etkileri kısıtlı, bölgesel politikayı özellikle küçük komşularını etkileyebilen, büyük devletlerden gelen zorlamalara bir miktar dayanabilen, onlarla zaman zaman pazarlığa girişebilen ve hatta o günkü konjonktürü iyi değerlendirerek onların kimi davranışlarını belli bir oranda etkileyebilen devletler yani “orta büyüklükte devlet”. Bu açıdan kabaca “Bölgesel Güç” olarak da adlandırılabilecek olan orta büyüklükteki devlet, bu etki durumunu hiçbir zaman büyük devletlere fazla direnecek ve özellikle de onlarla savaşa girebilecek boyuta ulaştıramaz. Büyük devlet tehdidi altında kaldığı zaman da çözümü dışarıda arar. Böyle bir durumda orta büyüklükte devlet için iki temel seçenek vardır: Büyük devletler arasındaki güç dengesine oynamak ya da bir ittifakın kanadına sığınmak. İkinci Dünya Savaşı, “stratejik” olmanın bir orta büyüklükte devletin başına açabileceği belaları en somut biçimde gösteren bir dönemdir. Yine de Türkiye,olağanüstü bir ortamda ortaya çıkan dengeleri ve çelişkileri ustaca kullanarak ve“ulusal çıkar” kavramını en çıplak biçimde uygulayarak ayakta kalabilmesinin en mümtaz örneği olmuştur. Dört yanı ateşle çevrilen Türkiye bu dönemde çeşitli ülkelerle ilişkiler yürütmedi; deyim yerindeyse II. Dünya Savaşı ile ilişkiler yürüttü. Gerek iç gerekse dış politikasını savaşın gidişatına göre, günü gününe ayarladı ve kurtulmayı başardı . Türkiye’nin bütün diplomatik olanakları tek bir hedefe odaklaması kayda değerdir. Hedef savaşın dışında kalmaktır bu da bir devleti diğerine karşı koz olarak kullanarak önce vakit kazanmak demektir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Türk dış politikasının hedefi, savaşa katılma- dan Türkiye’nin toprak bütünlüğünü korumak oldu. Türk politikasının yönünü çizenler, yabancı askerleri Türk sınırlarından uzak tutarken, Türk askerlerini de yabancı sınırlardan uzakta tutmaya yönelmiş bir tarafsızlık siyaseti izlediler. Türk önderleri, ne bir karış toprak vermeyi, ne de bir karış daha toprak edinmeyi düşünüyordu. Türkiye’yi savaşa sürükleyecek serüvenci bir politika izlememiş Türkiye’nin güvenliğini sağlamayı uygun bulmuşlardır. Türkiye savaşa giden süreçte kendisini doğrudan savaşa çekebilecek düzenlemelerden kaçınmaya çalıştı. Sadece karşılıklı saldırmazlık ve güvenlik taahhütleri içeren anlaşmalar imzalayarak Avrupa’da beliren gruplaşmalara doğrudan dâhil olmadan sınırlarının güvenliğini garanti altına almaya uğraştı. Bu çerçevede, Eylül 1939 itibariyle Türkiye’nin savaş boyunca dış politikasına sınırlamalar getirebilecek geçerli uluslararası taahhütleri içerisinde sadece Balkan Paktı Türkiye için belirli şartlarda savaşa katılma mecburiyeti getiriyor, diğerleri böyle bir yükümlülük içermediği gibi, saldırmazlık öngörüyordu. Zaten, Balkan Paktı’nın hükümleri de büyük devletlerle çatışmayı içermiyordu. Bu çerçevede, Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’nın resmen başladığı 1 Eylül 1939 tarihine kadar üstlenmiş olduğu ve savaşan taraflarla ilişkilerini etkileyebilecek taahhütleri kronolojik olarak şunlardır:

1. Savaşı uluslararası politikanın aracı olmaktan çıkartan 1928 Briand Kellogg Paktı;

2. Sovyetlerle 17 Aralık 1925 yılında imzalanan Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması ve uzatma protokolleriyle üstlenilen tarafsızlık ve saldırmazlık taahhüdü;

3. 25 Mayıs 1928’de Afganistan’la imzalanan Dostluk ve İşbirliği Antlaşması çerçevesinde birbirleri aleyhine bir pakta girmeme taahhüdü;

4. 30 Mayıs 1928’de İtalya ile imzalanan Tarafsızlık, Uzlaştırma ve Yargısal Çözüm Antlaşması çerçevesinde “içlerinden birine karşı yöneltilmiş hiçbir siyasal ya da ekonomik anlaşmaya ve hiçbir tertibe” katılmama yükümlülüğü ve saldırıya uğrama durumunda tarafsız kalma taahhüdü;

5. 17 Aralık 1929’da Sovyetlerle imzalanan 17 Aralık 1925 Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması’nın uzatılmasına ilişkin protokolle “…Öteki Tarafabildirmeksizin, onun kara ya da denizden doğrudan komşusu olan devletlerle siyasî anlaşmalar yapmayı amaçlayan görüşmelere girişmeme ve bu gibi anlaşmaları ancak söz konusu tarafın mutabık kalması”yla yapma taahhüdü;

6. 5 Aralık 1932’de İran’la imzalanan Dostluk Antlaşması ile Güvenlik, Tarafsızlık ve Ekonomik işbirliği Antlaşması çerçevesinde saldırmazlık ve tarafsızlık taahhüdü;

7. 9 Şubat 1934 tarihli Balkan Paktı çerçevesinde, Pakt üyelerinin bir Balkan devletinin veya bir Balkan devletiyle başka bir devletin saldırısına uğraması halinde müdahalede bulunma taahhüdü;

8. 8 Temmuz 1937 tarihli Sadabat Paktı ile içişlerine karışmama, sınırların dokunulmazlığına saygı ve saldırmazlık taahhüdü;

9. 12 Mayıs 1939’da İngiltere ve 23 Haziran 1939’da Fransa’yla imzalanan bildirgeler çerçevesinde, Akdeniz’de bir savaş çıkarsa yardımlaşma taahhüdü ve bu maksatla bir antlaşma yapma konusundaki niyet beyanı .

Savaş boyunca Türk liderleri Türkiye’nin kapasitesi ve olanaklarının ülke bütünlüğünü korumaya yetmeyeceğinin bilincindeydiler. Bu nedenle, çatışan farklı taraflarla işbirliğini sürdürerek onları ülke sınırlarından uzak tutmaya çalıştılar. Türk devlet adamlarının Türkiye’nin durumunu gerçekçi bir yaklaşımla anlamaları faşist Mihver, demokratik İngiltere ve komünist Sovyetler arasında ustalıkla manevra yapmalarını sağlamıştır. Ülkeyi kutuplaştıracak muhalefet, devrim, darbe endişesi yoktu. Bu nedenle hükümet esasa ilişkin bir kez aldığı kararları, bir devleti diğerine karşı koz olarak kullanmak suretiyle duraksamadan uygulamayı sürdürebilmiştir.

Türkler, uzun vadede güvenlik sağlayabileceğine inandıkları Batılı müttefiklerine ülkenin egemenliğinden ödün vermeden mümkün olduğunca yakın durdular, ama bunu da savaş boyunca Sovyetleri karşılarına almadan yapmaya çalıştılar. Türkiye’nin kuzeydeki büyük komşusundan duyduğu endişe, savaşın her döneminde Demokles’in kılıcı gibi Türk liderlerin tepesinde asılı kaldı. Bu nedenle savaş süresince Türk dış politikasının temel hedefi Sovyet karşıtı gözükmedenTürkiye’nin güvenliğini sağlayacak Müttefik garantilerini sağlamak oldu. Öte yandan Türkiye, İngiltere ve Fransa’yla ittifakı dolayısıyla sürekli Müttefik yanlısı bir politika izlediyse de, aynı zamanda Almanya’yla da ilişkilerini mümkün olduğunca dengede tutmaya çalıştı ve bu çerçevede Kasım 1940-Haziran 1941 dönemi hariç Almanya’dan kendisine yönelik ciddi bir tehdit hissetmedi. Haziran 1941’den sonra duyulan tedirginlik ise, olası bir Alman işgalinden çok, “işgalden Sovyetler tarafından kurtarılma” ihtimalinden kaynaklanmaktaydı. Nitekim başarılı bir dış politika uygulamasıyla savaş dışında kalmayı başarmış olan Türkiye’yi savaşın hemen ardından bekleyen tehlike savaş boyunca kaçınmaya çalıştığı şey olacaktır: Ortaya çıkan uluslararası konjonktürde güçlenen ve yayılmayı hedefleyen Kuzey komşusuyla baş başa kalmak. Bu korku ise Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemdeki iç ve dış politikalarının en önemli belirleyicilerinden biri olacak, Sovyet tavırlarından endişeye kapılan Türkiye kuzey komşusundan algıladığı tehdidi Batılı güçlerin, özellikle ABD’nin, desteğini elde ederek karşılama yoluna gidecektir.

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI SIRASINDA TÜRK DIŞ POLİTİKASI

Dr. Refik Saydam'ın (1881-1942) Hizmetlerinden Biri; Leyli Tıp Talebe Yurdu | Nilüfer Gökçe Şükrü Saracoğlu - Vikipedi
(REFİK SAYDAM) (ŞÜKRÜ SARAÇOĞLU)

Hasan Saka - Biyografya Salt Research: Hariciye Vekilimiz: Numan Menemencioğlu

(NUMAN MENEMENCİOĞLU) (HASAN SAKA)

II. Dünya Savaşı’na kadar Türk Dış Politikası’nda en yakın münasebetler kurulan devlet Sovyetler Birliği olmuştur. 16 Mart 1921 Moskova Antlaşması ile başlayan bu yakınlaşma 17 Aralık 1925 tarihli Dostluk ve Saldırmazlık Paktı ile daha da geliştirilmiş ve bazı dalgalanmalar ile beraber 1939’a kadar Türk dış politikasının en önemli unsuru olarak kalmıştır. 1930’lu yılların sonuna doğru Avrupa Devletleri’nin gruplaştığı bir savaş öncesi ortam Türk devlet adamlarını bölgesel paktlarda yaklaşık olarak eşit güçteki devletlerarasında güvenlik önlemleri aramaya itmiş, “ast” ve “üst” ilişkisine dönüşebilecek bağlantılardan uzak durulmuştur.Türkiye gittikçe hızlanan bir tempoda Batılı devletlere yaklaşmış, Batı ile ilişkilerin düzelmesine ters orantılı olarak da Türk-Sovyet ilişkileri bozulmaya başlamıştı. Bu tercihi yaparken belirleyici unsur İtalya ve onun lideri Benito Mussolini olmuştur. İtalya’nın Akdeniz hâkimiyeti iddiaları ve bunun Türk topraklarını da içine alması Türkiye ile İtalya arasında dostane ilişkilerin gelişmesini engellemiş ve bu güvensizlik durumu Türkiye’nin dış politikasına istikamet veren bir faktörlerden birisi olmuştur. İtalya’nın Habeşistan’ı ele geçirmesinden sonra Akdeniz’de İtalyan tehlikesi belirgin bir hale gelmiştir. Kızıldeniz’i, Aden Körfezi’ne bağlayan Mendep Boğazı ve Akdeniz’i Kızıldeniz’e bağlayan Süveyş’in İtalyan tehdidi altında bulunması İngiltere ile Türkiye’yi birbirlerine yaklaştırmıştır. Diğer taraftan Almanya’nın 15 Mart 1939’da Çekoslovakya’yı işgale başlaması Almanya’nın 1933 yılından beri uyguladığı dış politikaya yeni bir şekil vermekteydi. Zira Almanya bu döneme kadar kendisini kısıtlayan ve denetleyen Versailles Antlaşması’nın hükümlerinden kurtularak tüm Alman ulusunu bir araya toplamıştı. Çekoslavakya’nın işgali ise bunun tamamen dışında emperyalist bir girişimin ilk aşaması oluyordu. İngiltere ve Fransa’nın Alman-İtalyan birlikteliğini engellemeye yönelik tüm çabalarına karşın Avrupa’daki Kasım 1936’da revizyonist “Roma-Berlin Ekseni” kavramı çerçevesinde Benito Mussolini ile Alman lider Adolf Hitler arasındaki ilişkiler gelişti. Aynı çerçevede Sovyetler Birliği’ne karşı işbirliği yapma kararında olan Almanya ve Japonya, 25 Kasım 1936’da Berlin’de “Anti-Komintern Paktı”ı oluşturmuşlardır. Bu pakt ile siyasî rejim temeline dayalı bir ittifak yapılmış ve “Berlin-Tokyo Mihve- ri” kurulmuştur. Yayılmacılık konusunda Almanya ve Japonya’dan geri kalmak istemeyen İtalya da, 5 Kasım 1937’de Roma’da imzalanan bir antlaşmayla Anti-Komintern Pakt’a katılmıştır. Böylece, İkinci Dünya Savaşı’na giden süreçte önemli bir dönüm noktası olan “Berlin-Roma-Tokyo Mihveri”oluşturulmuş olmaktaydı.

Adolf Hitler - The Holocaust History - A People's and Survivor History - Remember.org

(ADOLF HİTLER) (BENİTO MUSSOLİNİ)

Türkiye bu tarihten itibaren İngiltere ve Fransa ile yürütülen temaslar hakkında Sovyetler Birliği’ne muntazaman bilgi vermiştir. Zira 17 Aralık 1925 tarihli Türk-Sovyet Antlaşması’na göre Türkiye, Sovyetler Birliği’ni hedef alan hiçbir ekonomik veya siyasî birliğe katılamazdı. İngiltere ve Fransa’nın 13 Nisan’daki teklifleri aynı gün Sovyetler’e bildirilerek gelişmeler karşısında Sovyet tutumu öğrenilmeye çalışılmıştır. Bu girişim üzerine Vyaçeslav Molotov iki gün sonra İnönü’ye gönderdiği cevabî mesajında, “Balkanlar ve Karadeniz bölgesinde ortaya çıkan yeni durum çerçevesinde, iki ülke arasında bir saldırıya karşı alınması gereken tedbirlerin görüşülmesini” teklif ederek dışişleri komiser yardımcısı Vladimir Potemkin’i 28 Nisan’da Ankara’da olacak şekilde göndermeye karar verdiklerini bildirmiştir . 5 Mayıs’a kadar süren görüşmelerde Türkiye kendi dış politikasını tayin etmeye çalışırken, Sovyetler’den ayrılmak niyetinde değildir. Moskova da Türkiye’nin İngiltere ile olan ilişkilerinden rahatsız olmayıp bilakis memnuniyet duymaktadır. Zira kendileri de Batı bloğuna yaklaşmaya çalışıyorlardı. Ancak görüşmeler sürerken Sovyet dış politika anlayışında önemli bir değişiklik gerçekleşerek Sovyet Dışişleri Bakanı Maksim Litvinov’un yerine Molotov getirildi. Bu değişim Sovyet politikasının sistemdeki devletlerden birinin güvenliğinin tüm bloğun sorunu olduğu kollektif güvenlik ilkesinden ayrılması ve Almanya’ya yönelmesi demektir. Sovyetler Birliği batı ile ortak bir tutum izlemek yerine batılı devletlerin Almanya’yı kendi üzerine kışkırttıklarını düşünerek Almanya ile iyi ilişkiler kurma yolunu seçmiştir. Bu açıdan Türkiye’nin tarafı batıdan yana olduğundan Potemkin’in Türkiye ziyareti sonuç vermemiştir. Türkiye ile İngiltere arasında 15 Nisan 1939’da başlayan müzakereler 12 Mayıs 1939’da yayınlanan bir deklarasyon ile neticelendi. Buna göre, her iki devlet kendi milli güvenlikleri açısından bir ittifak anlaşması imzalayacaklar ve savaşın Akdeniz’e sıçraması halinde her iki devlet birbirlerine yardım edecekti. Diğer taraftan Türkiye İngiltere’den askeri ve iktisadi yardım da talep etmiştir. İngiltere Başbakanı Winston Churchill bu deklarasyonu İtalya’nın Arnavutluk’u işgaline karşı, İngiltere’nin verdiği cevap olarak tanımlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Refik Saydam, 12 Mayıs’ta TBMM’de deklarasyon hakkında yapmış olduğu konuşmada; “Büyük komşumuz ve dostumuz Sov-yet Rusya ile en sıkı, en samimî temaslarda devam etmekteyiz “derken, Sovyetlerle de antlaşma yapmak ümidini muhafaza etmekteydi. Diğer yandan Türk-İngiliz yakınlaşması Almanya’yı çok rahatsız etmiştir. Türkiye ile Almanya arasında 1939 yılına kadarki diplomatik ilişkiler sağlıklı bir denge ve karşılıklı çıkar esası üzerine oturtulmuştu.

(WİNSTON CHURCHİLL TÜRKİYE ZİYARETİNDEN İSMET PAŞA İLE)

Türk-İngiliz deklarasyonun ilanından sonra Türkler ile Fransızlar arasında görüşmeler başlamıştır. Öncelikle İskenderun Sancağı meselesinin halledilmesi gerekmektedir. Sancak Temmuz 1938’de Türkiye’nin girişimi üzerine Türk-Fransız ortak hâkimiyeti altına girmiştir. Genel seçimlerde Türk nüfus, parlamen-todaki 40 sandalyeden 22’sini kazanmıştır. Türkiye’nin girişimleri ile 27 Ocak 1937 tarihinde Sancak’ın kendi anayasası ile yönetilen ancak dışişlerinde Suriye’ye bağlı özel statüsü kabul ettirilmiş ve 6 Haziran 1938’de idarede yapılan bir değişiklikle Fransız valisinin yerine Dr. Abdurrahman Melek, Sancak Genel Valiliği’ne getirilmiştir. 7 Nisan 1939’da İtalya’nın Arnavutluk’u işgali Fransa’yı Türkiye ile bir an önce antlaşma yapmaya iten nedenlerin başında gelmekteydi. Nitekim 23 Haziran 1939 günü Ankara’da Türk Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu ile Fransa’nın Ankara Büyükelçisi Rene Massigli, Hatay’ın Türkiye’ye bırakılmasına ilişkin antlaşmayı imzaladılar. Böylece Fransa ile Türkiye arasındaki problem hallolmuş ve Türkiye Batı blokuna bir adım daha yaklaşmıştır.

24 Ağustos’ta Sovyet-Alman Saldırmazlık Paktı’nın imzalanması ile Sovyetler’in İngiltere ve Fransa ile Almanya aleyhine bir antlaşma yapma-sı imkânsız hale geliyordu. Türkiye’nin sürükleneceği bir savaşta muhtemel düş-manları İtalya ve Almanya olacağından Sovyetlerin Almanya aleyhine bir antlaşma yapması beklenemezdi . Sovyetler Birliği ile antlaşma yapılamaması karşısında Saraçoğlu yoldayken Türkiye 19 Ekim 1939’da Ankara’da İngiltere ve Fransa ile ittifak antlaşması imzaladı Ankara İttifakına göre:

1- Türkiye bir Avrupa Devleti tarafından saldırıya uğraması durumunda İngiltere ve Fransa Türkiye’ye tüm olanakları ile yardım edecektir.

2- İngiltere ve Fransa bir Avrupa devleti tarafından Akdeniz’de savaşa yol açan bir saldırıya uğrarsa bu kez Türkiye tüm olanakları ile İngiltere ve Fransa’ya yardım edecektir. Fransa ve İngiltere Yunanistan ve Romanya’ya verdikleri garanti nedeniyle savaşa girdikleri takdirde Türkiye tüm olanakları ile yardım edecektir.

3- İngiltere ve Fransa antlaşma hükümleri dışında bir Avrupa devletinin saldırısına uğrarsa Türkiye tarafsız kalacaktır.

4- Anlaşmaya ek 2. Protokole göre bu antlaşma hükümleri ile kabul edilen yükümlülükler Türkiye’yi Sovyetler Birliği ile bir çatışma ve anlaşmazlığa asla sürüklemeyecektir. Türkiye bu antlaşma ile batı askeri ittifakı içinde bazı yükümlülükler altına girmiş bir ülke konumuna girmiştir.

İttifakın imzalanmasından bir gün sonra ittifaka ek olarak iktisadi ve mali anlaşmalar da imzalandı. Bu anlaşmalara göre İngiltere ve Fransa savaş Türkiye’ye askeri malzeme ihtiyacını karşılamak üzere 20 yıl vadeli ve %4 faizli 25 milyon sterlinlik kredi açmayı kabul etmişlerdir.

Türk-İngiliz ilişkilerindeki gelişme iktisadi alanda da kendisini hissettirmekteydi. 1940 yılı sonuna kadar Türkiye’nin İngiltere’den ithalatı %6,25 ten %14,02’ye çıkarken Almanya’dan ithalat ise %50,86’dan %11,73’e inmiştir. İngiltere’ye ihra-cat %5,73’ten %10,36’ya çıkarken Almanya’ya ihracat %37,29’dan %8,69’a gerilemiştir. Dış ticaretteki bu esneklik Türkiye’ye Almanya’nın ekonomik baskısından kurtulma imkanı vermiştir.Türk-İngiliz-Fransız Antlaşmasındaki “Sovyet çekincesi”ne rağmen Sovyetlerin antlaşmaya tepkileri oldukça sert olmuş Sovyetler Birliği Türkiye’ye petrolteslimatını durdurmuştur. Molotov da 30 Ekim 1939’da Türkiye’nin tarafsızlığından vazgeçtiği ve savaşan taraflar safında yer aldığı tespitinde bulunarak Saraçoğlu ile Moskova’da yaptığı görüşmelerde sınır tashihi ve Montreux Antlaşmasında değişiklik gibi konuları gündeme getirdiği iddialarını reddetmiştir. 10 Haziran 1940’ta İtalya’nın da Almanya yanında savaşa girişi ile birlikte Fransa ve İngiltere 19 Ekim 1939 tarihli Türk-İngiliz-Fransız antlaşması gereğince Türkiye’nin savaşa girmesini veya hiç değilse İtalya ile olan münasebetlerini kes-mesini, Fransa ve İngiltere’ye askeri kolaylıklar sağlayarak boğazları müttefikler lehine kapatmasını istedi. Türkiye 1925 Dostluk ve Tarafsızlık Paktı gereğince meseleyi Sovyetler ile paylaştığında Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov Türkiye’yi açıkça tehdit etti. Türkiye de Sovyetler ile bir çatışmaya sürüklenmek tehlikesinden dolayı İngiliz ve Fransız taleplerini geri çevirdi. 1940 Haziran ayında İtalya savaşa girene kadar Türkiye’nin tehdit algılaması açısından henüz acil bir durum söz konusu değildi. Bu duruma yönelik askeri hazırlıklarını sürdürürken diğer yandan da Balkan Paktı’nın daha da etkinleştirilmesi doğrultusunda çaba sarf ediyordu. Türkiye ayrıca savaş ortamını fırsat bilen Bulgaristan’ın girişeceği bir askeri hamleden de endişe ediyordu. Türkiye Balkanlardan gelecek olan tehdidi önleyebilmek için Balkan Antantını geliştirme çabasına girişti. Türkiye Almanya’ya karşı Balkanlar’da kuvvetli bir birlik kurmak böylece batısında bir güvenlik alanı meydana getirmek istiyordu.

İkinci Dünya Savaşını izleyen ilk yılda Türkiye’nin dış politikasının en önemli sorunu, savaş içinde düştüğü yalnızlıktı. Savaşın son günlerinde Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etmesi ile asli üyeleri arasına girmeyi başardığı Birleşmiş Milletler Teşkilatının kurulması amacıyla 25 Nisan 1945’te toplanan ve Almanya ile Japonya’ya savaş ilan etmiş olan 45 ülkenin katıldığı San Francisco Konferansında Türkiye bu yalnızlığı belirgin biçimde hissetmiştir. Konferansta kabul edilen Birleşmiş Milletler Antlaşması, TBMM tarafından da 15 Ağustos 1945 tarihinde onaylanmıştır. 24 Nisan 1945 günü Berlin Sovyetler tarafından kuşatılmış ve San Francisco Konferansının toplandığı 25 Nisan’da ise Sovyet ordusu ile ABD Ordusu Almanya’nın Torgau şehrinde birleşmişlerdir. Adolf Hitler muhtemelen 30 Nisan 1945’te intihar ederken yerine geçen Amiral Karl Dönitz Kayıtsız ve Şartsız Teslim Antlaşmasını imzalamıştır. Türk Büyükelçisi Selim Sarper’in Moskova’da 7 Haziran’da Molotov ile yaptığı görüşmede Molotov ilk olarak 1921 Moskova Antlaşmasından bahsederek bunun Sovyetlerin zayıf bir anında imzalamış bir anlaşma olmasından hareketle haksızlığa uğradıklarını ve bugün bunun telafisini beklediklerini belirtmişlerdir.İkinci olarak Türkiye’nin iyi niyetinden emin olmakla birlikte Boğazları müdafaa hususunda kabiliyetlerinden emin olmadıklarını söyleyerek eğer Sovyetler Bir-liği ile anlaşma yapmak isteniyorsa Türkiye’nin şu isteklerini kabul etmesi gerektiğini söylemiştir:

1- 16 Mart 1921 Moskova Antlaşması ile tespit edilen Türk-Sovyet sınırında Sovyetler Birliği lehine bazı düzeltmeler yapılması

2- Boğazların Türkiye ile Sovyetler Birliği tarafından ortaklaşa savunulması

3- Montreux Sözleşmesinde yapılması gereken değişiklikler konusunda Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında bir prensip mutabakatına varılması.

Selim Sarper ise sınırın değiştirilmesi ve üs verilmesi gibi konularda taviz verilemeyeceğini, Montreux Sözleşmesinin de yalnızca Türkiye ve Sovyetleri değil bütün taraf devletleri ilgilendirdiğini söylemiştir.

20 Aralık 1945 günü bir Tiflis gazetesinde iki Gürcü profesörünün ortak bir mektubu yayımlandı. Bu mektupta Giresun’a kadar olan Karadeniz sahilinin Gürcistan’a ait olduğu ve iadesi istenmekteydi. Bunu Sovyet Büyükelçiliğinin Sovyet Ermenistan’ına dönmek isteyen Ermenilerin kayıt olmak için İstanbul Başkonsolosluğuna müracaat etmeleri yolundaki ilan takip etti ve 1945 yılı bu şekilde kapandı . Savaşın sona ermesinden sonra Sovyetlerin ileri sürdüğü talepler, Türkiye’nin sürekli olarak Sovyetler Birliğinden korkmasının ne kadar yerinde ve Atatürk’ün Türkiye’yi Sovyetler ile çatışmama konusunda uyarmakta ne kadar haklı olduğunu göstermekteydi. Türk Boğazlarının statüsünün kendi rızası alınmadan değiştirilemeyeceği mesajını veriyordu. Nitekim Missouri’nin İstanbul’a geldiği gün, Washington’da Ordu Günü dolayısıyla bir konuşma yapan ABD Başkam Truman, Ortadoğu ve Boğazların ABD için çok büyük ekonomik ve stratejik önemi olduğunu vurguladı. Truman, bu bölgedeki devletlerin hiçbirinin bir saldırıya karşı koyabilecek güce sahip olmadıklarını belirterek, ABD’nin gerektiğinde bu devletlere yardımcı olabileceği yönünde bir işaret daha verdi. Missouri’nin ziyaretini izleyen günlerde Türk-Amerikan ilişkilerinin daha da sıcak bir döneme girmesini sağlayan gelişmelerden biri de 7 Mayıs 1946’da yapılan bir anlaşmayla ABD’nin, Türkiye’nin ikinci Dünya Savaşı sırasında Ödünç Verme ve Kiralama Yasası yoluyla aldığı borçlarının tamamını silmesidir. Sovyetler Birliği 24 Eylül 1946’da yeni bir nota vererek Boğazlar hakkında yapılacak konferans öncesi Türk hükümeti ile doğrudan görüşmek istediklerini belirtse de Türk Hükümeti İngiltere ve ABD’nin desteğini alarak 18 Ekim’de Türkiye Cumhuriyeti Devleti hükümetinin bugüne kadar Boğazlar konusundaki görüşlerini açık bir şekilde dile getirdiğinden bahisle ikili görüşmeyeceğini bildirmiştir. Sovyetler bu Türk notasına cevap vermedikleri gibi konferansın toplanmasını da talep etmediler.

Sonuç olarak ikinci dünya savaşında Türkiye Cumhuriyeti tam olarak denge politikası uygulayıp,ülke sınır güvenliğini ve toprak bütünlüğünü ve boğazlardaki hakimiyeti kaybetmemek üzerine plan yapıp gerekli antlaşmalarla bunları resmi olarak tescillemiştir.

KAYNAKÇA

1 E.Semih Yalçın, Atatürk’ün Millî Dış Siyaseti, Berikan Yay., Ankara 2010, s. 419.

2 Kemal H. Karpat, Türk Dış Politikası Tarihi, Timaş Yay., İstanbul 2012, s.161,249.

3 Stanford J. Shaw, Ezel Kural Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye,(Çev: Mehmet Harmancı), C.II, E Yay, İstanbul 1983, s. 468.

4 Ali Balcı, Türkiye Dış Politikası, Etkileşim Yay., İstanbul 2015, s.58.

5 Faruk Sönmezoğlu, İki Savaş Sırası ve Arasında Türk Dış Politikası 1914-1945, Der Yay., İstanbul 2015, s.400.

6 Oran, “TDP’nin Temel İlkeleri”,28-29.

7 Oran, “Dönemin Bilançosu”,s. 398.

8 Zehra Önder, II. Dünya Savaşı’nda Türk Dış Politikası, (Çev: Leyla Uslu),Bilgi Yay., Ankara 2010, s.95

9 Edward Weisband, İkinci Dünya Savaşı’nda İnönü’nün Dış Politikası I, Cumhuriyet Yay., İstanbul 2000, s. 7.

10 Mustafa Aydın, “İkinci Dünya Savaşı ve Türkiye 1939-1945”, Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt I, İletişim Yay., İstanbul, 2009, s.400.

11 Önder, a.e, s.110.

12 Aydın, “İkinci Dünya Savaşı ve Türkiye, 1939-1945”, s.475.

13 Sönmezoğlu, a.e., s. 399.

14 Armaoğlu, “İkinci Dünya Harbinde Türkiye”,s. 140.

15Selim Deringil, Denge Oyunu, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 2003, s.61.

16 Cemil Koçak, Türkiye’de Milli Şef Dönemi, Yurt Yay, Ankara, 1986, s. 83.

17 Armaoğlu, “İkinci Dünya Harbinde Türkiye”, s. 140.

18 Hüseyin Emiroğlu, “İkinci Dünya Savaşına Giden Süreçte Küresel ve Bölgesel Aktör-Devlet Davranışlarının Çözümlenmesi”, Abant İzzet Baysal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C.2007-1, S.14, s. 73.

19 Kemal Yakut, İkinci Dünya Savaşı, Anadolu Üniversitesi, s.139. 27 Armaoğlu, “İkinci Dünya Harbinde Türkiye”, s. 142.

20 Armaoğlu, “İkinci Dünya Harbinde Türkiye”,s. 144. ; Sovyet resmi yayınlarında görüşmlerin sonuçsuz kalması şöyle yorumlanmıştır: ‘Sovyet Hükümeti, Dışişleri Komiser Yardımcısı Potemkin’in Nazi saldırılarına karşı genel cephe çerçevesinde bir karşılıklı yardımlaşma paktı teklifi ile Ankara’ya yolladı. Ancak Türkiye, Sovyetler ile anlaşmaları sabote etmek yolundaki İngilizFransız-Amerikan politikasına uyarak Sovyet tekliflerine kesin bir cevap vermediler” Bkz. GÜRÜN, Türk Sovyet İlişkileri, s. 188. ; Önder, a.e, s.22.

21 Armaoğlu,”İkinci Dünya Harbinde Türkiye”,s. 142. ; Ahmet Şükrü Esmer, Oral Sander, “1939-1945 Dönemi”, Olaylarla Türk Dış Politikası (1919-1995), Siyasal Kitabevi, Ankara, 1996, s.139.

22 T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, On Birinci İnikad, 12.V.1939 Cuma, s.69.

23 Yavuz Özgüldür, Türk-Alman İlişkileri (1923-1945), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1993, s. 109,122.

24 Armaoğlu, “İkinci Dünya Harbinde Türkiye”,s. 146.

25 Önder, a.e., s.24.; Bahsi geçen genel seçimlere ilişkin Fransız istatistiklerine göre yaklaşık

219.000 olan Sancak‘taki nüfusun yüzdelik dağılımı özetle şu şekildedir: Türk nüfus %39,7, milletvekili sayısı 22, Alevi nüfus oranı %28, milletvekili sayısı 9, Ermeni nüfus oranı %11, milletvekili sayısı 5, Sünnî Arap nüfus oranı %10, milletvekili sayısı 2, Rum-Ortodoks nüfus oranı %9, milletvekili sayısı 2, %3’ü ise Kürt, Çerkes, Yahudi, İsmailî ve Arnavut idi. Bkz. İsmail Soysal, Türkiye’nin Siyasal Anlaşmaları 1920-1945, Cilt: I, Ankara 2000, s. 544.

26 Kâmuran Gürün, Türk Sovyet İlişkileri, TTK, Ankara, 1991, s. 191.

27 Koçak, Türkiye’de Milli Şef Dönemi, s.94.

28 Esmer, Sander, “1939-1945 Dönemi”, s.143.

29 Önder, a.e.,s.50.

30 Önder, a.e. s.40. ; Koçak, Türkiye’de Milli Şef Dönemi, s. 83. ; Gotthard Jaeschke, Türkiye Kronolojisi (1938-1945), (çev.) Gülayşe Koçak, ATAM, Ankara, 1990, s.19.

31 Esmer, Sander, “1939-1945 Dönemi”,s.191.

32 Resmi Gazete, 24 Ağustos 1945.

33 Goloğlu, Milli Şef Dönemi, s.331.

34 Gürün, Türk Sovyet İlişkileri,s.285.

35 Esmer, Sander “1939-1945 Dönemi”,s.193.

36 Gürün, Türk Sovyet İlişkileri, s.288.; Sovyetler Milli Mücadele döneminde de Ermeniler için benzer taleplerde bulunmuşlardı. Bkz. Ömer Erden, “Milli Mücadele Dönemi Türk-Ermeni İlişkilerinde Sovyet Faktörü”, s.3307.

37 Önder, a.e. s.307.

38 Çağrı Erhan, “İkinci Dünya Savaşı ve Türkiye, 1939-1945”, Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt I, İletişim Yay., İstanbul 202, s.419.

39 Gürün, Türk Sovyet İlişkileri, s.306-308.

 

1 yorum

comments user
Alihan Zümbül

Oldukça güzel bir yazı olmuş

Yorum gönder