Geçmiş ve Gelecek Arasında Varlık Mücadelesi

Geçmiş ve Gelecek Arasında Varlık Mücadelesi

GEÇMİŞ VE GELECEK ARASINDA VARLIK MÜCADELESİ

Kültür, milli bir kimlikle harmanlanıp meydana gelen ve nesilden nesile aktarılırken aynı zamanda biriken maddi ve manevi tüm oluşumlardır. Kısacası insanların milli birikimleridir.

Kültür varsa millet de vardır. Ancak kültür biriktirilerek aktarılan, dolayısıyla içerdiği maddi ve manevi oluşumların değişime uğrayarak aktarılması da kaçınılmazdır. Bu değişimin iyi ya da kötü olması ayrı bir konu olmakla birlikte bir kültürün her bireyinin sorumluğu onu en güzel şekilde muhafaza edip onu daha ileriye taşımasıdır. Türk kültürünü düşünecek olursak, ecdadımızın binbir emekle sahip olduğu ilmi ve irfanı ile damıtılarak gelen zengin bir birikimden faydalanmazsak tarihin tekerrüründen nasıl kaçınabiliriz? Ya da daha kötü bir gelecekten nasıl kaçınabiliriz? Burada dikkat çekmek istediğim iki konu var: Kültürümüzün bize mesajları nelerdir? Kültürsüz bir gelecek var mıdır?

Kültür Nasıldır?

Kültürün mahiyeti karmaşık ve engin olmakla birlikte Ali Göçer’e (2012, 52) göre ‘’geçirilen zamanda yaşanılan olay, olgu ve durumların etkileşimle paylaşılması ve kabul görerek yaygınlaşması’’ ile ‘’yeni kültürel unsurların/ değerlerin ortaya çıkması’’ ile oluşur.

Kültür milli bir kimlik ise, kimlik de kolay değişmediğine, hatta bazen hiç değişmediğine, göre statik olduğu düşünülebilir ancak dinamiktir. Cemil Meriç’e göre ‘’ değişen kaypak ve karanlık’’tır (ibid. 2020, 398). Bu dinamiklikten faydalanarak kültürümüze dolayısıyla toplumumuza fayda sağlayabiliriz. Fayda sağlamak değişimden öte bir ilerleme gerektirir. Bunu sözlü ya da yazılı bir şekilde devam ettirmek mümkündür çünkü‘’ dil, en etkili kültür aktarıcısıdır.‘’ ve ‘’bireyler dil aracı ile kültür tarlasını işlemekte ve kültür harmanından bakış açısını değiştirecek ve yaşam standardını yükseltecek ürünleri hasat etmektedir’’(ibid. 2012, 51).

Kültür: Bize Bıraktıkları

Kültür; dil, din, öğreti, olgu, sanat, edebiyat, tarih, dünya görüşü gibi maddi ve manevi birçok değeri kapsadığı için kültürsüz bir toplum düşünülemez. Bir milletin kültürüne tutunması bir ağacın köklerine tutunması gibi olmalıdır. Ancak daha önce belirtildiği gibi kültür dinamiktir ve var olan neslin eylemlerinden, yaşam biçimlerinden vb. birçok etkenden dolayı değişime uğrayabilir. ‘’ Geçirilen zamanda yaşanılan olay, olgu ve durumların etkileşimle paylaşılması ve kabul görerek yaygınlaşması yeni kültürel unsurların/değerlerin ortaya çıkmasını sağlamaktadır’’(ibid. 51). Kültüre her ne kadar bir ‘toplum’ gözüyle bakılsa da özünde bireylerden meydana geldiği için, bireyler kültürün şekillenmesinde büyük rol oynar. Dolayısıyla varlığımızı bir birey dışında aynı zamanda bir toplumun temsilcisi olarak kabul ettiğimizde toplumun yararına eylemlerimizi veya sözlerimizi değiştirebiliriz ya da tekrar düşünürüz. Diğer bir değişle, kültürün dinamikliğini kabul edersek bireyler olarak varlığımız daha büyük bir parçayı,toplumu, temsil eder ve geleceğe örnek ve önayak olur. İnce Memed, Kaplumbağa Eğiticisi tablosu bizim kültürümüzün bir parçasıysa Yaşar Kemal’lerin, Osman Hamdi Bey’lerin  kültürümüze armağanıdır. kimim ben? Ne yapıyorum burada? amacım nedir? neye sevinirim, üzülürüm? gibi soruların cevabı kişinin kültüründedir. Kültür de toplumun hafızasıdır. Her şeye yeniden başlamak, hataları tekrarlamak yerine geçmiş neslin bize bıraktığı yoldan ileriye devam yürümektir. Bunun için sanat eserlerinden, edebiyattan, destanlardan, önemli kişiliklerden yararlanarak anlamlar çıkarmak mümkündür.

Kültürün Bize Verdiği Mesajlar

Hayatına anlam katmak isteyen herkes bir arayış içindedir. Kimi anlamını bulmuşken kimi hayatı boyunca arar, kimi ise bulmuşken kaybedebilir. Burada en önemli kaynak araştırmayı; ilahi kitapların, dini eserlerin, edebiyatın, sanatın, tarihin altındaki açık ve örtük mesajları okumayı bilmektir. Bunun için bir eser üzerinden örnek verilebilir: Osman Hamdi Bey’in Mihrap tablosu hamile bir kadını etrafındaki saçılmış kitaplarla resmeder. Bu esere bakıldığında birçok anlam çıkarılabilir ancak en yakın anlama ulaşmak için Osman Hamdi Bey’in dünya görüşünü, dinini, ideolojisini ve bu tabloyu ‘o şekilde’ çizmesindeki birçok başka etmeni dikkate almak gerekir. Zira oluşturulan her eser toplumu, kültürünü ve bireyi bir ayna gibi yansıtıyorsa ve gerçek hayattan bağımsız değilse sanatçının kimliği merak sahibi insanlara iyi bir referans olur.

Osman Hamdi Bey Osmanlı imparatorluğunun ilk Türk arkeoloğu; aynı zamanda bir ressam ve yazardı. Müze-i Hümayun’nun müdürlüğünü yaptığı sırada görevini hakkıyla yerine getirmek için verdiği çabalar oldukça ilham vericidir. Müze koleksiyonunu zenginleştirmek için yeni kazılar yapmak gerektiğine kanaat getiren Osman Hamdi Bey, Nemrut Dağı’na çıkıp oradaki heykelleri eğer imkanı olursa müzeye getirmek istemiştir (“OsmanHamdiBey.Pdf” n.d., 181) 2015, 181).

‘’Arkeoloji bilimiyle ilgilenen Osman Hamdi’nin karşılaştığı en büyük sorun ise tarihi eserlerin yabancılar tarafından yurt dışına kaçırılıyor olmasıdır. Yürürlükteki kanunlar bu duruma engel olmadığı gibi, yabancıların eserlerimizi alıp götürmesine onay veriyordu. Osman Hamdi Bey’e göre, kazılarda bulunan tüm eserler Osmanlı Devleti’nde kalmalıydı. Yeni bir tüzük hazırlamak için çalışmalara başlayan arkeolog Hamdi Bey, bu hususta yasal boşluk kalmaması ve eserlerimizin çalınmaması için gerekli gayreti ortaya koyar’’ (ibid. 181).

Önemli şahsiyetlerin hayatından da örnek alabileceğimiz birçok değer gibi bu kısacık biyografiden bile sorumluluk, hak, azim ve emek gibi birçok ders çıkarılabilir.

Mihrap tablosuna bakıldığında kitap, rahle, hat levhaları gibi öne çıkmış bazı unsurlar Osman Hamdi Bey’in dini tarafını yansıtır. Ancak saçılmış bir vaziyette bu kitapların yerde bulunması bir soru işareti oluşturabilir. Hafsa Fidan’a (2007, 138-139) göre bunun iki açıklaması vardır. Birincisi; rahle, kandil, buhurdanlık gibi dini sembolleri yansıtan dekorlar ve kitaplar ile kadın bir zıtlık oluşturur. Bu zıtlığın sebebi ise kadının dünyeviliği. Nitekim bu düşünceye benzer olan birkaç ayet örnek verebiliriz: ‘’Ey iman edenler! Mallarınız da çocuklarınız da sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Bunu yapanlar mutlaka hüsrana uğramışlardır.’’ (Münafikun suresi 9.ayet) ve ‘’Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; kalıcı olan iyi davranışlar ise rabbinin nezdinde hem sevapça daha hayırlı hem de ümit bağlamaya daha lâyıktır.’’ (Kehf suresi 46. Ayet) ya da Peygamber’imiz (s.a.v.)’in sözünü çiğneyip verdiği sırrı başkasına haber eden eşi için indirilen ‘’Eğer sizi boşayacak olursa rabbi ona, sizin yerinize sizden daha iyi olan, Allah’a teslimiyet gösteren, yürekten inanan, içtenlikle itaat eden, tövbe eden, kulluk eden, dünyada yolcu gibi yaşayan, dul ve bâkire eşler verebilir.’’ (Tahrim suresi 5. Ayet) eşlerine bir uyarı ayeti gibi. Ayetlerle eş güdümlü olan tabloda dünyevi ve uhrevi bir çatışma söz konusudur. ‘’Nefsânî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, soylu atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere düşkünlük insanlara çekici kılınmıştır. İşte bunlar dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.’’ (Âli İmran suresi 14.Ayet) İkincisi; ‘’İslâm’da kadının ne kadar âli bir konumu olduğu anlatılmak istenmektedir. Çünkü rahle üzerinde konumlanan kadın ya hamiledir ya da çocuk dünyaya getirmiş bir annedir ve ressam bu tablosu ile “Cennet anaların ayakları altındadır.” sözünü sembolize etmek istemiştir’’ (ibid. 139). Bu husus da şu ayetlerle desteklenebilir: ‘’Biz insana anne babasıyla ilgili öğütler verdik. Annesi, güçten kuvvetten düşerek onu karnında taşımıştır; çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur. Bunun için (ey insan), hem bana hem anne babana minnet duymalısın; sonunda dönüş yalnız banadır.(Lokman suresi 14. Ayet) ve ‘’İnsana, anne ve babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi onu zahmete katlanarak taşıdı ve zorluk çekerek doğurdu…’’ (Ahkaf suresi 15. Ayet). Bu şekilde Osman Hamdi Bey’in dini hassasiyetine, ideolojisine ve bakış açısına bir ışık tutulabilir.

Kültürsüz geleceksizlik

Kültürün varlığını sembolize eden bütün fenomenler bir güç tarafından kaldırılmak istense mutlaka değerlerine sahip çıkmak için buna karşı çıkıp savaşacak insanlar olur, ancak bunu güzelleme yaparak ya da aldatarak, gerçekliğe aykırı bir şekilde gösterilerek çekip almanın olasılığı da mümkün gibidir. Buradaki tartışma kültürün ve değerlerin alınma olasılığının olup olmaması değil; olduğunu varsayarsak insanları neler beklediğidir. Bunun için üç distopik kitaptan bahsedilmesi uydundur. Cesur Yeni Dünya (Aldous Huxley), 1984 (George Orwell) ve Fahrenheit 451 (Ray Bradbury). Disopyalar, gelecekle ilgili tasvir edilen ihtimaller arasından olumsuz olanı seçerek okurların gelecek için şimdiden dikkat etmesi gerektiği ve onun ders verici nitelik taşıdığı düşünülür. ‘’… distopyalarda sunulan gelecek tasvirleri, gerçekleşmesi mümkün ihtimaller olarak tasarlanmıştır; fakat, olayların iyi ya da kötü gidebilme olasılıkları da asla göz ardı edilmez. Bu olasılıkların gerçekleşmesi de vatandaşların ahlaki, sosyal ve vatandaşlığa dair sorumluluklarına bağlı olarak konumlandırılır.’’ . Distopyalar genellikle siyasal sistemlerin eleştirisi olarak görülse de daha derin mesajlar içeren köklü bir toplumsal düzenin değişimidir. Yukarıda bahsi geçen üç distopyanın da ortak özelliği kültürün toplumdan alındığı, geçmişin ve tarihin silinip büyük bir kısmının çarpıtıldığıdır. Yine üç eserde de yeni düzen insanlara ‘zorla ancak kimse farkına varmaksızın sevdirilmek’ istenmiştir. Kültürün insanoğlunun belleği iken bu bellek siyasal yönetim tarafından alınıp yerine yeni düzene karşı çıkmayacak yeni ‘suni’ bir toplum oluşturmaktır. Böylece bu toplum tarihinin, edebiyatının, sanatının olmadığı yeni dünyaya doğacak ve bilmediği bir geçmiş için savaşması gereken bir amacı da olmayacaktır. Örneğin, Cesur Yeni Dünya’da normalin anormalleştirilmesi ile anormalin normalleştirilmesi yoluna gidilmiştir. Böylece hiçbir insan yönetimin yaptığını yadırgamayacak, hatta doğru ve normal bulacaktır. Hamile kalma, anne-baba olma, çocuk sahibi olma gibi normal olgular insanlarda utandırıcı durum olarak telkin edilmiş ve yapay döllenme yoluna gidilerek insan kaderi baştan yönetimin ellerine bırakılmıştır. Bu sistemin başarıya ulaşabilmesi için insanların yapay ortamlarda teknoloji ile döllenmesi ve dünyaya gelmesi, ardından yönetimin çıkarlarına uygun olan prensipleri bebeklikten itibaren telkin yoluyla insanlara sürekli dinletilmesi sistemi kurulmuştur. Kültürün nesilden nesile aktarılmasına doğal olarak ket burulmuş ve sistemin aleyhine olan yeni öğretiler sorgulanmadan benimsenmiştir.

Öte yandan 1984’te herkesin isteyerek ya da içten içe istemeyerek hayatta kalabilmek ve düşünce polisleri tarafından buharlaştırılmamak için sevgi gösterisi yapmak zorunda kalması ve tele-ekranlar tarafından totaliter rejime karşı bir ayaklanma meydan gelmemesi için bireylerin sürekli duygularının ve eylemlerinin kontrol edilmesi işlenmiştir. Kitapların bilgi hazinesi olduğu su götürmez bir gerçektir. Kitaplar insanların elinden alınsa bilgi birikiminin çoğu yok olur. Zira hafıza, bilgileri saklamak için özellikle bilginin arttığı, çeşitlendiği, bilimin geliştiği çağlarda yeterli değildir. Kitaplar bilgileri saklamakla kalmaz, okuyanın aydınlanmasına ve sorgulamasına kapı aralar. Bunu bilenler de kitapları yasaklamıştır. İnsanların kitap okumasının yasak olduğu Fahrenheit 451’de itfaiyecilerin amacı yangın söndürmek değil, yangını çıkarmaktır. Böylece insanın aydınlanmasına yol açacak olan kitabın olduğu her ev yakılır ve geriye kolay yönetilen bilgisiz insanlar kalır.

Böylesi baskıcı yönetimin başarıya ulaşabilmesi için toplumsal bir beyin yıkama işlemi gerekir ki bu da etraftaki sorgulayıcı ögelerin ve insan hafızasından kültürünün yok edilmesi ile mümkündür.

Sonuç

Kültür; insan gibi doğar, yetişir, değişime uğrar ve ölür. Ancak ölmemesi ve yüzyıllar boyu devam etmesi insanın ona gösterdiği emek ve ona kattığı değerler ile mümkündür. Binlerce yıllık olan kültürün ve ögelerinin verdiği mesajları okuyup tarih ya da din gibi diğer bilim ve ilimlerle bağ kurmada , değişiminde ve ilerlemesinde sorumlu olan her birey onun yoksunluğunda yozlaşma yahut insanın kontrol altına alınması için başka yöntemler ile karşılaşır. Toplumun yansıması olan kültür ve sanat örneklerine bakıldığında kültürün varlığı ile zenginleşme, tarih, bilgi, deneyim, özgürlük; yoksunluğu ile tek düzelik, bilgi çarpıklığı, baskı gibi farklılıklar görülebilir. Bunu ön gören aydınlar kaleme aldıkları distopya eserleriyle kitap okumanın yasak olduğu ve kitapların yakıldığı, doğal üremenin yasaklanıp insanların yönetim tarafından kendi ekonomik yararına insanlarda telkin yoluyla yönetimin koruyucuları yarattığı, ve en ufak karşı olma belirtisi görülen kişinin buharlaştırılıp tarihten silindiği totaliter rejimler olan imkânsız gibi görünen çarpıcı ve abartılı bir dünya yaratsa da insanları önlem alma çabasına sokabilir ve dinamik olan kültürün değişime ve çökmesine değil ilerlemesine böylece katkıda bulunabilir.

YAZAR

Emira Türüt

Kaynakça:

-Ağkaya, Onur. 2016. ” ÜTOPYA VE DİSTOPYA: SİYASETİN EDEBİYAT ÜZERİNDEKİ ETKİSİ.” MCBÜ Sosyal Bilimler Dergisi. cilt 14, sayı 4:25-31.

URL https://dergipark.org.tr/tr/doi/10.18026/cbayarsos.280053

– Bradbury, Ray. Fahrenheit 451.

-Göçer, Ali. 2012. “Dil-Kültür İlişkisi ve Etkileşimi Üzerine.” Türk Dili 729 (1): 50–57.

-Huxley, Aldous. Cesur Yeni Dünya.

-TÜRÜK Uluslararası Dil, Edebiyat ve Halkbilimi Araştırmaları Dergisi 2015 Yıl:3, Sayı:5 Sayfa:168-205

-Kılıçkaya, Derya. 2015 “Kaplumbağa Terbiyecisi ve Mihri Müşfik Hanım’in İzinde” adli romanlarda kültür ve bilim tarihi’’. Accessed March 15, 2023. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/632577.

– Orwell, George. 1984

– Makale, and Geliş Tarihi. 2020. “UMRANDAN UYGARLIĞA KÜLTÜRDEN İRFANA: CEMİL MERİÇ.”

-TÜRÜK Uluslararası Dil, Edebiyat ve Halkbilimi Araştırmaları Dergisi 2015 Yıl:3, Sayı:5 Sayfa:168-205

Yorum gönder