1869 Müze-İ Hümayun’dan Günümüze İstanbul’un Göz Bebeği: İstanbul Arkeoloji Müzesi
1869 MÜZE-İ HÜMAYUN’DAN GÜNÜMÜZE İSTANBUL’UN GÖZ BEBEĞİ: İSTANBUL ARKEOLOJİ MÜZESİ
Dergimizin ilk sayısında size İstanbul’da Arkeoloji biliminin ve müzecilik kavramının göz bebeği olan İstanbul Arkeoloji Müzesinden bahsetmek istedim. Bu müze tarih ve kültürle ilgilenen herkes için görülmesi gereken bir müze olarak adlandırılabilir mi? Bence evet.
İstanbul Arkeoloji Müzesi, ziyaretçilerine içinde bulunduğu bölgenin zengin tarihine dair büyüleyici bir bakış sunan eski uygarlıklardan kalma eserlerin güzide bir hazinesidir. Bu güzide hazine sadece İstanbul’umuz ve Marmara Bölgesini değil bütün bir dünyayı kapsamaktadır. Müzenin kurumsal bir şekilde ortaya çıkışı 1869 yılında Müze-i Hümayun olarak kuruluşuna denk gelir. Arkeoloji müzesi Pera Palas Oteli, Osmanlı Bankası Ana binası gibi eserlerle de tanınan Alexandre Vallaury tarafından inşa edilmiştir. İstanbul’da bulunan Neo-Klasik mimarinin en güzel ve görkemli örneklerinden biridir. Uzun ve geniş merdivenleri, dörder sütundan oluşan alınlıkları ve iki girişi ile eski tapınakları andırır. Alınlık üzerinde bulunan yazıda Osmanlıca Asar-ı Atika Müzesi yazar (Eski Eserler Müzesi). Bu yazının hemen üzerinde bulunan tuğra ise dönemin padişahı ve klasik binanın da inşasını isteyen ikinci Abdülhamit’e aittir. Neo-Klasik anlayışla inşa edilen bu bina sadece Türkiye sınırları içerisinde inşa edilen ilk müze özelliğini taşımasıyla değil, dönemi itibariyle dünyada inşa edilen ilk müze binası sayılması sebebi ile de büyük önem taşır. Binanın ilk kısmı 1891’de ikinci kısmı 1903’de üçüncü kısmı ise 1907 yılında ziyarete açılmıştır. Zamanla genişleyen eser kataloğu sebebi ile ana müze binasının güney doğu bitişiğine 1969-1983 yılları arasında çeşitli ilaveler yapılmış ve müze binası günümüzdeki ihtişamlı halini almıştır. Müzenin ziyarete açıldığı 13 Haziran tarihi de ülkemizde Müzeciler Günü olarak kutlanmaktadır.
İstanbul Arkeoloji Müzeleri her biri kendine özgü koleksiyonlara sahiptir. Bunlar; Eski Şark Eserleri Müzesi, Çinili köşk Müzesi ve Arkeoloji Müzesi olmak üzere üç ana bölüme ayrılır.. Eski Şark Eserleri Müzesi 18398 parça, çivili yazılı belgeler bölümünde 73272 parça, Çinili Köşk Müzesi’nde ise 1735 parça eser bulunur. Müzenin açıldığı tarihten günümüze gelen süreçte bu sayılar giderek artmıştır. Arkeoloji kısmı bu üçlü koleksiyonun en büyüğüdür.Bu koleksiyonda birçok önemli eser bulunur fakat tabi ki bu koleksiyonun en önemli eserlerinden biri olan, hikayesi milattan önce 4. yüzyıla kadar uzanan İskender Lahiti’dir. Lahit Antik Yunan cenaze sanatının çarpıcı örneklerinden biridir. Lahitte Büyük İskender’in hayatından sergilenen sahneler yanında Yunan mitolojisinden sahneler de sergilenir. Lahitteki detay ve sanat seviyesi ilk bakışta göze çarpar. Tek tek figürler ve nesneler ayrıntılı olarak incelenebilecek şekildedir. Lahit sadece figürleriyle de dikkat çekmez aynı zamanda 2 metreden fazla olan uzunluğu ve 1,5 metre olan genişliğiyle Antik Çağ’ın en büyük lahitlerinden biri olarak adlandırılır. Lahit 1930’lu yılların başlarında İskenderun’da Osman Hamdi Bey’in kazıları ile keşfedilmiş ve müzedeki yerini almıştır. İskender Lahdi kadar adından söz ettiren bir diğer eser ise Ağlayan Kadınlar Lahitidir. Lahit 1837 yılında Osman Hamdi Bey tarafından İskender Lahdi ile aynı mezar odasında bulunmuştur. Lahde ismi üzerinde bulunan kabartmalar sebebiyle verilmiştir. Ağlayan Kadınlar Lahdi de İskender Lahdi gibi dünyanın en iyi muhafaza edilmiş lahitleri arasında bulunur. Lahitin üzerinde kralın ölümüne ağlayan kadınlar ve cenaze kortejleri bulunmaktadır. Lahitin kapağının iki yanında ise cenaze alayı, etrafında ise av sahneleri yer almaktadır. Lahit aynı zamanda Antik Roma topluluğunun ölüm ve yas kültürüne dair ipuçları vermesi sebebiyle de önem taşımaktadır. Bu iki önemli lahitten bahsetmişken en az onlar kadar önemli olan bir diğer lahiti atlayamayız. ‘Tabnit Lahiti’ yine Osman Hamdi Bey tarafından 1877’ de Sayda kral mezarlarında bulunmuştur. Sayda lahitlerinin en eski olanıdır. Mısır firavunlarının kullandığı insan biçimli bir lahit olması sebebiyle önem taşır. Sadece bu üç büyük lahiti detaylandırarak anlattığım Arkeoloji kısmı daha bir sürü önemli ve görülmeye değer eseri bünyesinde bulundurmaktadır.
Müzenin diğer kısımlarından biri olan Eski Şark Eserleri Müzesi de dünyaca ünlü ve etkileyici bir antik eser koleksiyonuna ev sahipliği yapar. Ayrıca bu kısmın binası 1883 yılında Alexandre Vallaury’e Sanay-i Nefise Mektebi Binası olarak yaptırılmış, uzun yıllar da bu şekilde kullanılmıştır. Eski Şark Eserleri Binası Osmanlı’nın ilk güzel sanatlar akademisidir. Dönemin müze müdürü Halil Ednem Bey tarafından doğu ülkelerinin eski eserlerine ev sahipliği yapılması istenmiş ve böylece günümüzdeki halini almıştır. Müzenin bu koleksiyonunda Anadolu, Mezopotamya, Mısır ve Arap Yarımadasını (İslam öncesi dönem) kapsayan eserler bulunur. Bu eserler 19. yüzyıl sonunda başlayan kazılar sonucu İstanbul’a getirilmiştir. Bu koleksiyondaki en etkileyici eserlere örnek olarak ise Babil’de duran ve şimdi müzede yeniden inşa edilen İştar Kapısı örnek olarak gösterilebilir. Mezopotamya’da Mezopotamya kralı Nebukadnezar tarafından savaş ve aşk tanrısı İştar adına yaptırılmış olan bu kapı çeşitli boğa ve ejderha desenleriyle kaplıdır. Gelen ziyaretçilere bir nebze de olsa Babil’in ihtişamını hissettiren bu kapı kesinlikle görülmeye değerdir. Mezopotamya ve Hitit uygarlığından bahsedilince akla gelen ve Yakın Doğu’da imzalanan ilk antlaşma örneği olan ‘Kadeş Antlaşması’ da bu eser koleksiyonunda sergilenip, ziyaretçilerini bekler. Bu koleksiyonda bahsedebileceğimiz bir diğer ve dikkat çekici olarak adlandırılan eser ise Sümerlere ait olarak bilinen ve ‘dünyanın en eski aşk şiiri’ olarak adlandırılan şiirdir. Bu şiir kadim ayetlerin en kutsalı olan evlilik ayini sırasında söylemek için yazılmıştır. Müzenin Eski Şark Eserleri kısmı da ana kısım kadar ilgi çekici ve doğu medeniyetleri eserlerinin gözle görülüp sergilenmesinde büyük bir hazine niteliğindedir.

Müzede bahsedilmesi gereken bir diğer kısım ise üçüncü ve müzenin son kısmı olup aslında bir nevi müzenin oluşmasında en önemli yere sahip olan Çinili Köşk Müzesidir. Bu kısım için hayranlıkla izlenecek Osmanlı Çini koleksiyonuna sahip olan kısım diyerek de bir giriş yapılabilir. Ayrıca bu kısım Arkeoloji Müzesi tamamlanmadan önce yetersiz kalan Aya İrini Kilisesi’nin yerine maddi imkansızlıklar sonucu yeni bina yapılamaması sebebi ile Fatih Sultan Mehmet zamanında yapılmış olan Çinili Köşk’ün müzeye dönüştürülmesi ile ortaya çıkar. Çinili Köşk restore edilir ve 1880 yılında açılışı yapılır. 1881 yılında Osman Hamdi Bey’in müze müdürlüğüne atanması ile üç kısımdan oluşan arkeoloji müzesinin kompleksi oluşmaya başlar. 1939 yılında Topkapı Sarayı’na atanan bu müze, müze olarak işlevini yitirmiş olarak adlandırılsa da 1953 yılında İstanbul’un Fethi’nin 500. Yılı sebebi ile onarılan bina tekrardan müze olarak açılır ve adına Fatih Müzesi adı verilir. 1981 yılında İstanbul Arkeoloji Müzesine bağlanır ve daha sonraları ise müze günümüzde olduğu gibi Çinili Köşk Müzesi olarak kendi adından bahsettiren kısma dönüşür. Çinili Köşk Müzesi kısmı içerisinde Osmanlı İmparatorluğunun son dönemiyle ilgili olan birçok eseri bünyesinde barındırır. Müzede Osmanlı padişahlarına ait eşyalar, kıyafetler, mobilyalar dekoratif eşyalar ve adından anlaşıldığı gibi Osmanlı’nın ve Selçuklu’nun son döneminde üretilen seramik ve çini eserlerini barındırır. Ayrıca köşk başlı başına kendi mimarisi ile de gelen ziyaretçilerine bir eser olarak sunulmaktadır.
İstanbul’un ve müzecilik kavramının en önemli müzelerinden biri olan İstanbul Arkeoloji Müzelerini anlattığım yazımı sonlandırırken sosyolog Zygmunt Bauman’ın bireyselleşmiş toplum kitabından bir alıntı yaparak yazımı sonlandırmak isterim.
‘Herkes ölecektir ama bazıları, belleğe sahip olanlar var oldukça, arşivdeki belgeler parçalanmadıkça ve müzeler ateşe verilmedikçe dünyada kalacaktır.’
İstanbul Arkeoloji Müzesi dünya üzerindeki bu belleğin en güzel örneklerinden, Dünya’ya İstanbul üzerinde bırakılmış en büyük miras olarak anılan, arşivdeki en önemli kaynaklardan biridir. İstanbul’un kalbinde olan ve İstanbul’un kalbi olan bu müzeyi tarih ve kültürle ilgilenen herkesin mutlaka görmesi gerektiğini bir kez daha belirtir ve yazımı sonlandırırım. Tarihle kalın.
Yazar
Sevde Yılmaz
Yorum gönder