Neden İdam Cezası?
Neden İdam Cezası ?
Doğal hukukun getirdiği anlayışla “İnsanın sağ doğmak şartıyla ana rahmine düştüğü andan itibaren, salt insan olması nedeniyle sahip olduğu haklar” olarak ifade edilen temel hak ve hürriyetler bünyesinde birçok olguyu barındırır. Bu haklar “temel” olmaları hasebiyle aralarında birinin diğerine herhangi bir üstünlüğü olmasa da , öncelik ve önem sıralamasının gerekli olduğunu mantık kuralları çerçevesinde söylememiz gerekir. Şüphesiz bireyin hak ve özgürlüklere sahip olabilmesi ve bunları kullanabilmesinin en kritik noktası ,bir canlı olarak mevcudiyetini sürdürmesi ,yani yaşamasıdır. Yaşam hakkı, bünyesinde çok sayıda alanı barındırır. Bunlar arasında ilk planda karşımıza çıkan olgu “beden bütünlüğü” olgusudur. Beden bütünlüğü veya beden bütünlüğüne dokunulmazlık hakkı; toplumun, başka bir kimsenin ve hatta bireyin kendisinin bile, bireyin yaşamının ortadan kaldırmasının kabul edilmemesini, bireyin yaşamını olumsuz açıdan etkileyecek olan bir kayba uğratılmamasını ve kişiliğe maddi-manevi herhangi bir eksiltme veya azaltma getirilmemesini de ifade etmektedir.
Devletlerin temel ve asli görevi kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamaktır. Bu kaide birçok ülke Anayasasında yer edinir. Kamu düzeninin devamını sağlamak için devlet erki sıkça cezalara başvurur. Bu cezalardan birisi de idam cezasıdır. İdam cezası, devlet gücüyle, suç işlemiş bir şahsın hayat hakkının elinden alınmasıdır. İnsanların topluluk halinde yaşamaları ile birlikte ceza kavramı ortaya çıkmıştır. Bireyi yaşatmakla görevli devlet, düzeni sağlamak adaleti tecelli ettirmek ve işlenen suçlara ibret mahiyetinde bazen kişilerin yaşama hakkına müdahalede bulunabilir. Bu müdahaleler hapis gibi bazı hareket özgürlüklerini kısıtlamak olabileceği gibi dolaylı veya doğrudan yaşama hakkını sınırlandırabilir veya tamamen sonlandırabilir.
İdam cezası, hükümlünün yaşam hakkı ile toplumun adalet beklentisi ve devletin cezalandırma tekeli arasındaki bir tartışmayı içerirken; Yaşam hakkı bağlamında çok uzun sürelerdir tartışılan alanlar içerisinde, özellikle idam cezasının, her zaman öncelikli bir yer teşkil ettiği rahatlıkla ifade edilebilir. Konuyla ilgili yapılmış bilimsel çalışmalara bakıldığında, özellikle idam cezasının gerekliliğine ilişkin olarak, işlenen çok ağır nitelikli suçlar karşısında sarsılan kamu vicdanının onarılması açısından söz konusu cezanın korunması gerektiğine vurgu yapıldığı görülmektedir. Aynı zamanda bahse konu nitelikteki suçların hemen ve çok ağır bir şekilde cezalandırılacağının bilinmesinin, topluma bir huzur ve doyum getirirken, aynı zamanda potansiyel suçlular açısından caydırıcı bir işlev üstleneceği de ifade edilmiştir Ancak, idam cezasının kaldırılması gerekliliğine ilişkin düşünceler de, söz konusu uygulamanın cezaya mahkûm edilen suçluların ve yakınlarının üzerinde çok ağır sonuçlar doğurduğuna vurgu yapmaktadır. Özellikle idam cezasının –herhangi bir yanlışlık yapılması durumunda- geri alınamaz bir ceza olması da bu kapsamda dile getirilen değerlendirmeler arasında yer almaktadır.
İdam Cezasının Türk Tarihindeki Yeri
İslamiyet’ten önce Türklerde ölüm cezası uygulamalarına baktığımızda Hunlarda adam öldürme, soygun, zina, evli kadına saldırı, barış zamanında kılıç çekme, başkaldırma, vatana ihanet, bağlı atı çalmak ağır suç olarak kabul edilmiş ve ölümle cezalandırılmıştır. Hunlar, cezanın korkutucu ve caydırıcı olması için idama başvurmuştur. Uygurlarda da aynı cezalara karşılık gelir. İslam dini ve İslam hukuku ölüm cezasını çokça uygulayan bir sisteme sahip değildir. Kısas olarak uygulanan ölüm cezası bir kenara bırakılırsa Kur’an’da sadece yol kesenlere, yolu kesilen öldürülürse ve zinanın ispatı halinde recm cezasına dinin cevaz verdiği görülmektedir. İslam ceza hukukunda ölüm cezasının infazı en kolay hangi yöntemle gerçekleşecekse o yöntemle yapılmalıdır kuralına göre gerçekleştirilmiştir. İslam hukukunda ölüm cezası gerçekleştirilirken el-ayak kesme, göz oyma, deri yüzme, kuyuya atma, kulak-burun kesme gibi işkenceli infazlar yasaklanmıştır. Ölüm cezası zina ispatlanmışsa recm, kısas ve dinden dönme durumunda kafa kesme ve bunların dışındaki suçlara karşı asma biçiminde infaz edilmiştir. Osmanlı kanunnamelerinde zaman zaman veya her zaman livata, tütün içme, kamu malını zimmetine geçirme, zındıklık, at çalma, köleyi veya cariyeyi kandırıp kaçırma, adet haline getirilen hırsızlık, kişiye öldürücü aletlerle zarar verme, yasadışı yollardan yurt dışına tahıl gönderme ve ağır ihmali görülen devlet memurları ölüm cezası ile cezalandırılmıştır. Ölüm cezasının infazı ise boğmak, balta veya kılıçla kafa kesmek, asmak, şerbet içinde zehir vermek biçiminde uygulanmıştır. Arapça yok etmek, fakir olmak anlamlarına gelen idam kelimesi, devletin yetki organlarının buyruğu ya da yargı neticesinde bir suçlunun öldürülmesi olarak Osmanlı hukuk literatürüne yerleşmiştir
Avrupa’nın İdamdan Arınmış Kıta Hedefi
II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa Konseyi kurulduğu dönem, Avrupa’da idam cezası olmayan hemen hemen hiçbir ülkenin bulunmaması nedeniyle AİHS’de de idam cezasının yasaklanmadığı görülmektedir: “1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten öldürülemez. Bu nedenle AİHS’nin 2. maddesinin 1. paragrafında belirtilen ölüm cezasına ilişkin istisnanın, dönemin Avrupa gerçeğini yansıttığı söylenebilir. Ancak, zamanla, özellikle Avrupa’da, idam karşıtı söylemlerin hakim anlayış halini aldığı, dolayısıyla Avrupa’yı “İdamdan arınmış bir kıta” (death-penalty free continent) ya dönüştürme hedefinin başat karakter konumuna geldiği görülmüştür. Diğer yandan, daha sonraki yıllarda idam cezasının Avrupa ülkelerinde kaldırılmaya başlanması ile birlikte, 1983 yılında AİHS’ye ek olarak özellikle barış zamanında idam cezasının kaldırılmasını düzenlemekte olan 6. Protokol kabul edilmiştir. Ardından da idamı bütün durumlarda mutlak olarak kaldıran 13. Protokol hazırlanmıştır. Söz konusu protokollerin ışığında AİHS’nin 2. Maddesinde yer alan idam cezası hükmünün günümüzde geçerliliğini yitirdiğini söylemek o zamanki Türkiye’de ise, gerek iç hukuk düzeninde gerekse askeri ve sivil nitelikli pek çok suç için değişik düzenlemelerinde idam cezasına yer vermekteydi.
Cumhuriyet Türkiye’sinde Durum Ne?
Cumhuriyet döneminde ölüm cezası yerine sıklıkla idam tabiri kullanılmıştır. Örneğin 1990 yılına gelinceye kadar 28 tanesi Türk Ceza Kanunu’nda, 2 tanesi Vatana İhanet Kanunu’nda ve 1 tanesi de Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun’da olmak üzere toplam 51 adet suç için ölüm cezası öngörülmekteydi. Yine Türkiye’nin, 1937-1984 yılları arasında toplam 443 kişinin ölüm cezasını infaz ettiği bilinmektedir. Şüphesiz bu sayıların ortaya çıkmasında Türk demokrasisinin zaman zaman uğradığı kesintilerin etkisi de göz ardı edilmemelidir. Türkiye, uzun yıllar boyunca idam cezasının barış zamanında kaldırılmasına ilişkin protokolü imzalamamış ve bu durum uluslararası platformda büyük eleştirilere yol açmıştır. Ancak Türkiye her ne kadar söz konusu protokolü imzalamasa da hem 1990 yılında çıkarılan 3679 sayılı Kanun ile ölüm cezası gerektiren suç sayısını 36’ya indirerek hem de 1984 yılından itibaren idam cezasını uygulamayarak bir gelenek oluşturmakla bu yönde önemli adımlar atmıştır. Ocak 1991 tarihi itibariyle TBMM’de onanmayı bekleyen 317 ölüm cezası bu durumun en somut göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle A. Öcalan’ın yakalanmasının idam tartışmalarını alevlendirdiği gibi, Türkiye’nin idam cezasından arındırılmış bir kıtanın parçası olma yolundaki baskıları da arttırdığı söylenebilir.

Türkiye İdam Cezasını Tekrar Getirebilir Mi?
Toplum vicdanını derinden etkileyen suçların artması ve bu suçların, iletişim araçlarının gelişmesine paralel olarak toplumun büyük kesimi tarafından öğrenilmesi, idam cezası tartışmalarını sürekli gündemde tutmaktadır. Özellikle 15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte ivme kazanan idam cezasının yeniden tesis edilmesi talepleri, kadına şiddet, çocuk istismarı, terör olayları ve cinayet gibi olayların ardından toplum ve kimi siyasi çevreler tarafından müteakip süreçte sıklıkla ve yüksek sesle ifade edilmeye başlamıştır.
İdam cezasının yeniden tesisi esas itibariyle ulusal hukukun konusudur. Her egemen devlet ulusal hukukunu istediği şekilde belirleme ve değiştirme hakkına sahiptir. Devletler sahip oldukları egemenlik hak ve yetkileri üzerinde kendi rızalarıyla bazı sınırlandırmalar yapabilirler. Devletlerin bunu yapmaları kendi egemenliklerine halel getirmediği gibi aksine egemen olduklarının da bir ispatıdır. Sahip olduğu hak ve yetkiler üzerinde istediği şekilde tasarruf edemeyen bir devletin egemenliğinden söz edilemez. Devletler egemenlik hak ve yetkilerini taraf oldukları uluslararası andlaşmalar, tek taraflı işlemler vb. gibi farklı uluslararası hukuk vasıtalarıyla, istisnası olmakla birlikte, kendi rızalarıyla ve uluslararası hukuka uygun şekilde sınırlandırabilir veya değiştirebilirler.
Yeniden Tesisi Konusu Nelere Bağlı?
İdam cezasının yeniden tesisi ulusal hukukun konusu olsa da Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS,1950) ve Protokolleri ile Medeni Siyasi Haklar Sözleşmesi (MSHS,1966)) ve İhtiyari Protokolleri yoluyla yaşam hakkı kapsamında uluslararası hukukun alt rejimi olan insan hakları hukukunun da konusu kapsamındadır.
Türkiye’de idam cezasıyla ilgili tartışmalar genellikle Ceza Kanunu ekseninde yapılmaktadır. Konuyu tartışanlar idama salt ceza yönüyle yaklaşmakta, insan hakları antlaşmalarında düzenlenen yaşam hakkı yönünü bilerek veya bilmeyerek dile getirmektedirler. Türkçe literatürde idam cezasına insan hakları antlaşmaları çerçevesinden bakan çalışma mevcut olsa da konuya antlaşma yükümlülüklerinin değiştirilmesi veya sonlandırılması zaviyesinden bakılmamıştır.
Ulusal hukukta hukuki işlemlerin dayanağı anayasa, kanun, tüzük, yönetmelik, genelge ve yönerge gibi kaynaklar iken uluslararası hukukta, antlaşmalar, uluslararası teamül, hukukun genel İlkeleri, içtihat ve öğreti gibi kaynaklardır. Dolayısıyla yapılacak hukuki işlemin her iki hukuk düzeninde sonuç doğurabilmesi için farklı hukuki işlemlerin yapılması ve farklı kaynaklara başvurulması gerekir.
Ulusal hukukta yapılması gereken hukuki işlemler, en geniş tabirle, yasama işlemidir. Ulusal alanda gördüğümüz mutat yasama işlemi uluslararası alanda yoktur. Uluslararası hukuk alanında ilişkiler egemen eşit devletler arasındadır ve yapılacak hukuki işlemlerin hukuki sonuç doğurması ancak karşılıklı rızayla mümkün olabilir. Ulusal hukukta ise durum farklıdır. Devlet ile hukuk şahısları arasındaki ilişki kurallar hiyerarşisine dayanır. Böyle bir düzende, hukuki işlemi bireyler hür iradeleriyle yapsalar dahi nihai analizde egemen olan kamu otoritesidir ve son sözü o söyler.
Uluslararası antlaşmalarla ilgili yapılacak hukuki işlemler, en basit tabirle, andlaşma hak ve yükümlülüklerinin değiştirilmesidir. Uluslararası hukukta antlaşma hak ve yükümlülüklerinin değiştirilebilmesi için 1969 tarihli Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi bazı düzenlemeler getirmiştir. Fakat eğer bir antlaşma hak ve yükümlülükleri değiştirecek hukuki işlemlerle ilgili kendisi düzenleme yapmışsa, o düzenlemelere riayet etmek esastır. Dolayısıyla ölüm cezasını yeniden tesis ederken, Türkiye’nin taraf olduğu MSHS, İhtiyari Protokoller, AİHS ve Ek Protokollerin düzenlemeleri esas alınmalıdır.
İdam Cezasının Yeniden Tesisi İçin Gereken Hukuki Düzenlemeler
Ulusal hukuk alanında yapılacak hukuki düzenlemelerle idam cezasının yeniden tesis edilmesi usulen mümkün fakat yeterli değildir. Gerekli hukuki düzenlemeleri yaparken konunun ulusal ve uluslararası hukuk boyutu olduğunu bilerek hareket etmek gerekir. Tek başına ulusal hukuk mevzuatında yapılacak düzenlemeler uluslararası hukuk alanında doğrudan sonuç doğurmayacağı için yalnızca bu düzenlemelere dayanarak yapılacak iş ve işlemler uluslararası yükümlülüklerin ihlaline yol açabilirler.
Ulusal Hukuk Düzenlemeleri
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası suç ve cezalara ilişkin esasları düzenleyerek ölüm cezasının verilemeyeceğini hüküm altına almıştır (Madde 38). Anayasada değişiklik yapmadan atılacak bir adım, anayasanın 38. Maddesine aykırı olacaktır. Anayasada yapılacak gerekli değişiklikten sonra Ceza Kanunu’nda ölüm cezası tesis edilebilir fakat bu değişiklik de yeterli değildir çünkü Anayasa’nın 90. Maddesinde: Usulüne göre yürürlüğe konmuş milletlerarası andlaşmaların kanun hükmünde olacağı fakat temel hak ve özgürlüklere ilişkin konularda kanunlar ve milletlerarası andlaşmalar arasında ortaya çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümlerinin esas alınacağı belirtilmektedir. Dolayısıyla idam cezası, Türk Ceza Kanunu’nda yapılacak değişiklikle yeniden tesis edilse dahi Anayasanın 90.Maddesi gereği temel haklardan yaşam hakkıyla ilgili olması nedeniyle uluslararası andlaşma hükümleri bağlayıcı olacaktır.
Anayasayı uluslararası antlaşmaların üzerinde bir konuma yerleştirerek idam cezasını Anayasa’da yeniden tesis etmek, problemin yalnızca ulusal hukuk açısından kısmi çözümü anlamına gelecektir. Çünkü Anayasa’da tesis edilecek ölüm cezasının uygulanabilmesi için Ceza ve İnfaz Kanunu gibi diğer kanunlarda da gerekli düzenlemelerin yapılması gerekecek ve Anayasa’nın 90. maddesinde açıklanan kanun-antlaşma ihtilafı ile yeniden karşı karşıya kalınacaktır.
Uluslararası Hukuk Düzenlemeleri
Devletler taraf oldukları uluslararası antlaşmalar ve uluslararası teamül kurallarıyla bağlıdırlar. Devletler bu sayede çeşitli haklar elde ederken aynı zamanda yükümlülükler altına da girerler. İnsan hakları antlaşmaları da nihayetinde bir uluslararası antlaşma olduğu için uluslararası hukukun antlaşmalar rejimine tabidir. Uluslararası antlaşmalarda genel olarak hak ve yükümlülüklerin muhatabı devletler iken insan hakları antlaşmalarında yükümlülükler devletlere ait, haklar ise bireylere aittir.
Normal şartlarda bireylerin hak ve özgürlükleri ulusal hukuk tarafından düzenlenir fakat devletler insan hakları antlaşmalarına taraf olarak, konuyu uluslararası hukuk alanına da taşımış olurlar. Dolayısıyla idam cezası devletin yalnızca kendi ulusal hukukunun konusu olmaktan çıkar. İdam cezası, Anayasanın yanı sıra Türkiye’nin taraf olduğu insan hakları andlaşmalarında da yaşam hakkı çerçevesinde değerlendirilen bir konudur.
VAHS 27. Maddede bu durumu şu şekilde ifade etmektedir: Bir taraf, bir antlaşmayı yerine getirmemesinin gerekçesi olarak kendi iç hukukunun hükümlerini ileri süremez…
Türkiye’nin Taraf Olduğu Andlaşmalar
Türkiye, MSHS ve İkinci İhtiyari Protokolle birlikte AİHS’ye ek, 6 ve 13. Protokollere taraf olarak ölüm cezasını ulusal hukukundan tamamen kaldıracağını taahhüt etmiş ve 2004 yılında 5170 Sayılı Kanunla Anayasa’dan çıkarmıştır. İdam cezasını yeniden tesis etmenin yüklenilen uluslararası taahhütlerle uyuşmadığı açıktır. Bu sebeple, ulusal hukukta değişiklik yapmadan önce taraf olunan insan hakları antlaşmalarından doğan yükümlülüklerin ortadan kaldırılması gerekir.
Türkiye AİHS ve Ek Protokollerden Çekilebilir mi?
AİHS’de çekilme hakkı, fesih hakkı olarak düzenlenmiştir. Devletler taraf olmalarının üzerinden 5 yıl geçtikten sonra Avrupa Konseyi Genel Sekreterine 6 ay öncesinden bildirimde bulunmak kaydıyla AİHS’den çekilebilirler. Fesih işlemi, feshin etki doğurduğu tarihten önce gerçekleşmiş ve yükümlülüklerin ihlali niteliğinde sayılabilecek olaylarda, fesheden devletin yükümlülüğünü ortadan kaldırmamaktadır.
Sonuç
Esasen, MSHS ölüm cezasına izin vermektedir fakat Türkiye ölüm cezasını savaş zamanında işlenen askeri nitelikli suçlarla sınırlayan İkinci İhtiyari Protokol’e taraf olduğu için yapacağı iç hukuk düzenlemeleri ancak bu protokolün izin verdiği sınırlar içerisinde kalacaktır. Bu andlaşmalardan çekilmek mümkün olmadığı için Türkiye ulusal hukukunda yapacağı değişikliklerle yeniden tesis edeceği idam cezasını yalnızca savaş zamanı işlenen askeri nitelikteki çok ciddi suçlara uygulayabilecektir.Türkiye’nin taraf olduğu bir diğer andlaşma olan AİHS fesih hakkı tanıdığı için Türkiye’nin andlaşmayı feshederek idam cezasını yeniden tesis etmesinin önünde hukuken bir engel bulunmamaktadır.
Taraf olunan bölgesel ve evrensel insan hakları andlaşmaları birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin tüm suçlara teşmil edecek şekilde idam cezasını yeniden tesis edebilmesi önünde hukuken engel olan tek antlaşma, çekilme hakkı tanımayan MSHS ve İkinci İhtiyari Protokol olacaktır. MSHS ölüm cezasını yasaklamıyor olsa da İkinci İhtiyari Protokol ölüm cezasını savaş zamanı işlenen askeri nitelikteki ciddi suçlarla sınırlandırmıştır. Dolayısıyla diğer türden suçlara idam cezası uygulanması mümkün değildir.
Kamu vicdanını derinden etkileyen suçları idam ile cezalandırabilme adına diğer hak ve hürriyetleri koruyan güvenceleri zayıflatmak doğru değildir. Üstelik idam cezasının suçların önlenmesi konusunda ne kadar etkili olduğu da belirsizdir. Yapılan çalışmalar suç oranlarının azalması ile hukuk sisteminde ölüm cezası olması arasında bağlantı olmadığını göstermektedir (Ölüm Cezası Bilgi Merkezi). İdam cezasının yeniden tesis edilmesini isteyenlerin, cezaların geriye yürümezliği ilkesi gereğince, geçmiş suçlara uygulanamayacağını da hatırda tutmaları gerekir.
YAZAR
Rümeysa GÖK
Yorum gönder