Din ve Sekülerizm: Nereden Nereye!
DİN VE SEKÜLERİZM: NEREDEN NEREYE!
Sekülerizm, modern dünya tarihini temelden yönlendirmekte ve günümüzde de en yoğun sosyal akımların temelini oluşturmaktadır. Sekülerizmin bu gücünün kaynakları elbette tartışılabilecek bir konu ve bunun hakkında birçok farklı fikir ortaya atılmıştır. Bu kaynakların ikisinin çok önemli ve günümüze de ışık tutabilecek içeriğe sahip olduğunu düşünüyorum. Birincisi modernitenin insanlığa vaatleri, ikincisi dinin insanlarla olan bağı. Modernite ile pozitif, din ile negatif korelasyon içerisinde hareket eden seküler hareketler, modernitenin vaatleri devletler tarafından satın alındıkça ve dinin kuralları ve öğütleri toplum tarafından terk edildikçe güçlenmiş, aksi rüzgarlar estikçe de sarsılmıştır. Bu minvalde, sekülerizmin günümüzdeki durumunu ve insanların geleceği ile muhtemel ilişkisini anlayabilmek için bu iki meseleye bakmamız elzem: Modernitenin insanlığa vaatleri, dinin insanlarla bağı. Bu yazımızda, bu iki meseleyi siyaset biliminin ve siyaset bilimi ile alakalı olan sosyoloji, sosyal psikoloji gibi alanlardaki araştırmaların da temelinde yer alan insanlık, medeniyet, toplum ve yönetim gibi kavramlar üzerinden ele almaya çalışacağız.
MODERNITE INSANLIK VE SEKULERIZM 1.0
Modernite, insanlık tarihinin en etkili değişim dönemlerinden birisi. Öncesi ve sonrasını birbirinden farklı kılan dinamiklere sahip. Özellikle teknik ve mekanik imkanların hayal sınırlarını zorlayacak düzeyde gelişmesi, insanlık kavramının karşılığını, insanların toplamından fazlasına tekabül ettirdi. Tabii, bu gelişim tek başına bu sonuca ulaşmadı. Sadece teknik imkanlar gelişti diye, insanların insanlık ile ilgili düşünceleri değişmedi. Gelişimlerin sonucunda insanların hayat standartlarında ortaya çıkan dönüşüm, ki buna modernitenin insanlığa vaatleri diyorum, düşünce dünyasını da değiştirdi. Bir siyasi partinin topluma vaatleri gibi işlemeyen bu süreç, zaman içerisinde gelişen ve insanların hayatlarına girdikçe şekillenen bir anlam taşımıştır. Örneğin buharlı trenlerin, motorlu kara ve hava taşıtlarının üretimi askeri alanda da kullanılmaya başlandığında, aradan sadece 200 sene geçmesine rağmen Napolyon’un orduları ile Amerikan orduları birbirinden farklılaşmıştır. Buna karşın, aralarında 1000 sene olmasına karşın Napolyon’un ordusu ile İskender’in ordularının hızları ve kabiliyetleri arasında çok büyük farklar yoktu. Ateşli silahların varlığı, ancak, düşmanı daha rahat öldürmeyi sağlıyordu. Fakat Napolyon’un ordusu ile Amerikan ordusu arasındaki fark sadece düşmanı daha hızlı ekarte edebilmekten değil, aynı zamanda daha az askerin ölmesinin sağlanmasından da ileri geliyordu. Bir başka ifadeyle, modernizmin getirdiği teknik gelişim sadece galibiyeti değil, daha az ölümü de vaat ediyordu.
İnsanoğlu gittikçe daha büyük teknik gelişimler elde etti. İletişim, ulaşım, sağlık, üretim, tüketim, finansal vb. aklımıza gelebilecek bilumum alanda teknik ve mekanik imkânlarımız alabildiğine gelişti. Fakat teknik ve mekanik alandaki bu gelişimler sosyal açıdan da önemli sonuçları getirdi. Her bir gelişim, insanları öteki ile ilişkisini düşünmekten çıkarıp, kendisini düşünmeye döndürdü. Dolayısıyla, modernite- öncesi dönem insanlar ‘ötekiler’ ile ilişkilerini dizayn etmeye odaklanırken, modernitenin insanlara vaat ettiği hayat standartları, insanların ‘kendileri’ ile ilişkilerine daha fazla akıl ve sermaye harcamasına neden oldu.
‘Ötekilerle’ ilişkinin azalması, insanları adeta Yunus Emre’nin dizelerindeki bizden içre bizi aramaya yöneltti. Tam bu noktada, insanlar ile insanlık arasındaki mevzu bahis farkın oluşmaya başladığını söyleyebiliriz. Zira bizden içre var olan biz bile kendimizden farklı ve keşfedilmeyi bekleyen ya da keşfedilmesi gereken bir şey ise, insanlık da insanların toplamından fazla olan ve keşfedilmeyi hak eden bir şey olsa gerekti. İşte tam bu noktada bir soru oluşuyor. Bizden içre var olan biz neyden müteşekkildir? Ne ister, nereden gelmiştir ve nereye gider? Bu noktada, modernite ile pozitif korelayon içerisinde olan sekülerizm de insanlara bu soruların cevabını daha materyalist bir zeminde verebildi. Modernitenin teknik imkanlara dayanarak hayaldekileri gerçekleştirebilme potansiyelinden faydalanarak, dinin ortaya koyduğu gayba iman anlayışı yerine, gaybı materyalleştirmeyi insanoğluna vadetti. Dolayısıyla, tam olarak dinin cevaplarını pekiştirebilme potansiyelini haiz bizden içre bizi arama ihtiyacı, tam tersi bir etki ile, o bizi dinden ayıran bir nitelik kazandı. Bunu da Durkheim’in ifade ettiği şekli ile, toplumu insanlardan fazlası olarak tasvir etmek suretiyle ortaya koydu.
18. yy’dan 20. yy’ın başına kadar geçen süreyi özetleyen bu modernite/sekülerizm ittifakına karşı dinin zayıflama süreci ise 20. yy da duraklama sürecini yaşamıştır. 20. Yy, belki de teknik ve mekanik sahada büyük gelişim kaydeden modernitenin sosyal alanlarda aynı başarıyı göstermediğinin tescillendiği dönem oldu. Savaşlar, terör, göç dalgaları, iklim bozulmaları, gelir dağılımı adaletsizlikleri gibi birçok mesele modernitenin sosyal hayatla ilgili vaatlerinin çöktüğünün işareti oldu. Modern insanın sağladığı teknik ve mekanik imkanların sosyal alanda tehdit oluşturmaya başlaması da aynı zamanda sekülerizmin de eleştirilmeye başlanmasına sebep oldu. Bir başka açıdan bakacak olursak, teknik ve mekanik imkanların hızlanması aynı zamanda sosyal tehditlerin de hızlanması ve çoğalması anlamına gelir gibi algılanır oldu. Zira bizden içre bizi, gaybı materyalleştirerek bulamadık. Ama bu durum, o bizi aramayı anlamsızlaştırmadı. Aksine arama yolumuzu değiştirdi. İşte, tam bu noktada insanların geleneksel, bizi arama yöntemi olan, din tekrar devreye girme aşamasında gözüküyor. Dolayısıyla, içinde yaşadığımız dönem aslında sekülerizmin out, dinin ise in olduğu bir dönem olarak düşünülebilir. Geçmişte sekülerizmin bayraktarlığını yapan ülkelerin ve devletlerin ve toplumların günümüzde dine geri dönüş sembollerini ortaya koymaları bunu göstermektedir. 20. yy boyunca İngiltere, Almanya, Rusya gibi farklı ideolojiler ve kimlikler altında sekülerizmi derinlemesine uygulamış olan devletler, günümüzde dini sembollere ve kurumlara daha fazla saygı gösterir ve devlet kurumlarında daha fazla yer verir oldular. Son olarak, İngiliz Kraliyet ailesi Windsor hanedanının son üyesi Prens Charles’ın krallık tacını giydiği töreninde, İngiltere’deki tüm dinlerin temsilcilerinin de bulunması, bu duruma önemli bir örnek.
Tabii, bu durum, her ne kadar dinin geri dönüşü olarak adlandırılıyor olsa da, dinin günümüzdeki durumunu da değerlendirmek gerektiğini değiştirmiyor. Onun için şimdi de dinin günümüzdeki durumunu biraz irdeleyelim.
DİN İNSANLAR VE SEKULERİZM 2.0
Modernitenin insanlığın değişim noktalarından birisi olması gibi, din de aslında insanlığın değişmeyen noktalarından birisi. Modernite insanların yaşam biçimlerindeki değişiklik anlamına gelirken, din insanların inanç biçimlerindeki sürekliliği ifade eder. Bu süreklilik insanların yaşam tarzında, hareketlerinde, davranışlarında aynı ya da benzer stilleri devam ettirmelerini sağlar. Dolayısıyla, modernite değiştirici bir güce sahipken, din değiştirmeyici bir güce sahiptir. Bu ikilemden dolayı modernitenin seyri ile dinin seyri arasında bir zıtlığın olması gayet doğal. Buradan hareketle, moderniteye bakış tarzı ile dine bakış tarzı geliştirirken, bu zıtlığın göz önünde bulundurulması gerektiği muhakkaktır.
Fakat bu zıtlığı ortaya çıkartan tek şey değişim ve süreklilik arasındaki ikilem değildir. Gayba iman ile gaybı materyalleştirmek mantığı arasındaki farklılık da bu zıtlığı desteklemekte ve genişletmektedir. Din bir yandan özellikle Allah’a ve imanın diğer şartlarına tabi olarak gayba imanı gerektirirken, sekülerizmin etkisi altındaki modernite gaybın varlığını dahi sorgulattırmıştır. Gayba iman ederek Allah’a tabi olmak insanlığın kontrolünün insanların elinde olmadığını gösterirken, gaybı materyalleştiren sekülerizme yapışık modernite, tam aksine, insanlığın ve tabiatın kontrolünü ele almaya çalışır. İnsanlar ile dinin arasındaki bağın bir müddet kopmasına sebep olan bu durum da tabiatın kontrolü ele alma çabasından kaynaklanmış olsa gerek. 20. yy’ın başında kendini gösteren, modernitenin var olanı değiştirebilme kabiliyeti ve tabiatın kontrolünü ele geçirme hevesi, insanların bir kısmını dinin tabi olma çağrısından uzaklaştırmış ve yeni bir serüvene çıkarmıştı.
İşte bu noktada, insanlar ile din arasında temel bir kopma yaşandığını ve bu kopmanın tüm inanç sistemleri için geçerli olduğunu söylemek lazım. Belki de bunların içerisinden insanlar ile bağını en güçlü tutabilmiş olan İslam’dır demek de yanlış olmaz. Bunun en önemli sebebini anlamak için de, modernitenin ve İslam’ın, insanlar ile irtibat tarzları arasındaki farkı görmek gerekmektedir. Bahsettiğimiz üzere, modernite insanlık ile insanlar arasında bir farklılık oluştururken, İslam ise tamamen ve sadece insanları muhatap almaktadır. Modernite ve sekülerizm insanlık kavramı üzerine hareket edip insanları insanlığa tabi olmaya davet ederken, İslam ise doğrudan insanları muhatap alarak, onları Allah’a tabi olmaya davet etmektedir. Allah’a mı yoksa insanlığa mı tabi olunacağı konusunun en büyük sorunsalı ise şudur. Allah’a tabi olduğunuzda mutlak bir güce tabi olursunuz. Fakat insanlığa tabi olduğunuzda insanların arasındaki rekabetten galip çıkana tabi olmak gerekmektedir. Zira gerek modernitenin gerek sekülerizmin neredeyse kutsadığı kavramlardan bir tanesi de rekabettir. Modernitenin toplum modellerinde gerek ekonomik sistem gerek yönetim sistemleri gerekse sosyolojik yapılanmaların tamamı rekabete dayanır. Dolayısıyla, sekülerizmin dominasyonu altındaki modernizmin sunduğu vaatler, insanların tabiatındaki bizden içre bizi arayışını, rekabete boğmuştur. Bu rekabet mecburiyeti hem modernitenin vaatlerini gerçekleştirememesine hem de insanların moderniteden beklentilerini bulamamasına neden oldu.
Modernitenin vaat ettiği savaşsız ortam, daha iyi iletişim gibi birçok vaat gerçekleşmemiştir. Mesela iletişim teknolojilerinin gelişmesine rağmen iletişimsizlikten dem vuran kitlelerin varlığı günümüzün en önemli problemlerinden bir tanesi. İnsanlıkla muhatap oldukça insanlardan kopan bir birey prototipiyle karşı karşıyayız. Bu durum da haliyle, toplum içerisindeki mutsuzluğu arttırmakta ve kendisini bu duruma doğru ileten sekülerizmin dominasyonu altındaki modernizmden kopartmaktadır. Yani 20. yüzyılın başında dinden kopan insanlar, 21. yy’ın başında moderniteden umduklarını bulamayınca moderniteden kopmaya başlamışlardır. Şimdi ise yeniden gayba iman etmenin yollarını arıyoruz. Gayba imanın insanlarla iletişimimizi nasıl etkileyeceği, yönetim sistemimizi nasıl dönüştüreceği, teknik ve mekanik ilerlememizi nasıl yönlendireceği gibi soruları daha objektif bir şekilde değerlendirme çabasına girmiş durumdayız.
Bununla beraber, dinin geri dönüşünü tehlikeye atan durumlara da göz atmak gerekmektedir. Dijitalleşme trendi bunların başında geliyor kanaatimce. Zira dijitalleşme gibi var olanı sanallaştırma çabaları had safhaya varmışken, din açısından en önemli problemin gayb ile sanallık arasındaki irtibatın kurulmasına dönmektedir. Yönetim sistemimizin ve iletişim metotlarımızın teknik alanındaki dijitalleşme trendinden nasıl etkileneceği sorunsalı gittikçe büyümekte ve dinin dijitalleşme alanındaki varlığı da gittikçe önem kazanmaktadır. Bir başka ifadeyle, 19. yüzyıldaki teknik gelişimlerden ötürü 20. yüzyılın başında insanlardan kopmuş olan dinin 21. yüzyılın başındaki dijitalleşme gelişimlerinden dolayı insanlardan kopma tehlikesi, yeniden kendini göstermektedir. Bu noktada, din açısından temel tehlikenin teknik gelişimin kendisinden değil, dinin insanlara hitap kabiliyetinin yeniden gölgelenmesinde yatmakta olduğunu görmek gerekmektedir.
İNSANLAR VE İNSANLIK
Gerek moderniteyi gerek dini değerlendirirken gördüğümüz en önemli şey, temel meselenin insanlar ve insanlık arasındaki ilişki biçimi olduğu. İnsanların zihninde insanlık kavramının nasıl biçimleneceği, din ve sekülerizm arasındaki zıtlığın geleceğini de belirleyecek temel unsur olacak. Açık konuşmak gerekirse, sekülerizm ve modernite insanlık kavramını tanımlamak açısından daha fazla tecrübeye sahip gibi gözüküyor. Fakat modernite ve sekülerizmin en önemli zafiyeti, insanlığı tanımlarken insanlık kavramını insanlardan kopartmasıdır ve son zamanlardaki sanal ve yapay zeka teknolojilerinin gelişmesi üzerinden de bu kopuşun yeniden yaşanması tehlikesi kendini gösteriyor. Tam bu noktada, din sosyolojisi, din siyaseti ve dini ilimler çalışanların üzerine yoğunlaşması gereken temel mesele, insanlarla bağını güçlendirmenin yanında, dinin insanlık kavramına nasıl baktığını açıklama sorunsalı olacak kanaatimce. Gaybın materyalleştirilmesinin önüne geçemediğimiz dönemlerde yaşanan kopuşun bir daha yaşanmaması için, hem gaybın sanalllaştırılması girişimlerine cevap vermek hem de bu gaybın sanallaşmasının dini anlamlandırılmasını yapmak gerekmekte. Bu anlamlandırma girişimi de sadece sanal teknolojilere dini motiflerin işlenmesinden değil, aynı zamanda dini kavramların sanal aleme hitap edebilmesinden geçmektedir. İnsanlık kavramının insanlardan kopartılması gibi, şimdi de gerçeklikten kopartılarak tanımlanması ihtimali, gelecek dönemde yaşanabilecek en önemli sıkıntıdır. Bunun önüne geçmek ise, insanlar- gerçeklik-sanallık arasındaki bağların din üzerinden kurulması ile mümkün olacak. Bu bağ kurulduğunda, dinin ana meselesi olan insanlara hitap edebilme kabiliyeti de kaybedilmeyecek ve insanların kemalât yolculuğunun önündeki büyük bir hendeğin üzerine, ihtiyaç olan o köprü kurulabilecektir.
DR. ALİ İHSAN KAHRAMAN


Yorum gönder