Payıma Düşen En Büyük Hatıra Parçası: İstanbul
Nur TATAR
Ayaklarım beni buraya getirmeden önce dahi kafamın içerisinde ardı kesilmeyen bir düşünce silsilesi vardı; İstanbul, arayıp bulamadıklarımı önüme serecekti. Tamamen yepyeni bir dünyaya açılan bir kapının anahtarına ulaşmış gibi hissettiriyordu. Kendimin en iyi haline dönüşmek kaçınılmaz görünüyordu. En azından belli bir süre beklentim bu yöndeydi. Düşe kalka öğrendiğim ilk şey: Anlaşmayı ben değil, İstanbul yapıyordu. Bu oldukça barizdi. Biraz daha şehre adapte olmaya çalıştığım dönemlerde yepyeni serüvenin içerisinde gibi hissediyordum, korku dolu ve heyecanlı. Gencecik yaşımda, söylenen onca sözlerin ardından bu denli korkulu hissetmem oldukça normaldi fakat ilerleyen zamanlarda şehrin hiç bitmeyen hikayelerini dinlemeyi sevdiğimi fark ettim. Bazen tatlı bir anı, bazen acı bir hatıra, bazen de sadece hayatın ta kendisi.
İstanbul sadece bir şehir değildi. Hatta İstanbul birçok ruhun yansıması desek hiç yanlış olmaz. Her semtinde bambaşka bir insanın suretine bürünür, rengarenk bir dünya olurdu. Her köşesinde bir dost gibi farklı fakat samimi duygularla bize sarılırdı. Sabahın erken saatleri sahil kenarında bankta oturup denizin eşsiz fısıltısı ve martıların uğultularıyla gözlerim İstanbul’u izlerdi. Bana diyeceği şeyler varmış gibi gelirdi, bazen de gerçekten konuşuyordu benimle: “Payına düşen en büyük hatıra parçası, benim sokaklarımdır.”
Kimi zaman Galata Kulesi’ne çıkardım. Onca yükseklikten şehri izlerken, zamanın nasıl akıp gittiğini ve o geçen zamanla buraya sinmiş anıları hissederdim. Nice insanlar görmüş nice hikâyeye tanıklık etmişti sonuçta, bana da anlatsın diye duvarlarında gezdirirdim ellerimi. Parmak uçlarıma belki de eski bir denizcinin, şehrin eski sokaklarında dolaşan bir gezginin ya da bir aşkın hatırası bulaşmıştı. Sonrasında İstiklal’e inerdim, kalabalığın arasında kaybolurum; her şey tanıdık geldiği kadar yeni gözükürdü gözüme. Bir sanat galerisine denk gelirdim her seferinde ve saatlerimi orada geçirirdim. Başka bir gün Kadıköy’de bir sahafın raflarında eski bir kitap karıştırır kendime yeni hikayeler arardım. İstanbul’da en sevdiğim yerlerden biri de burasıydı, onlarca çıkmaz sokağına girip sonrasında Moda’ya açılan yollarında ne kadar yürüdüğümü hatırlamıyordum bile. Ertesi gün Beşiktaş’ta meydanı turlayıp kendime yenir harita çıkarırdım. İstanbul’da yaşamaya alıştıkça keşfetmeye de alışıyordum. Her gün aynı sokaklardan geçerdim ama her defasında yeni bir şey görmeyi kendime hedef bildim; bir kapı tokmağında gizli bir desen, bir duvarın köşesine çizilmiş bir resim, ya da bir bankta oturan yaşlı bir amcanın yüzünde gördüğün bir hikâye bulmaya çalıştım. Bugün bir yerinden geçtiğimde, yarın aynı yerde bambaşka bir güzellik keşfediyordum. Renkleri, kokuları, sesleri… Hepsi birbirine karışmış ve hep bambaşka şekillerde büyüleniyordum.
İstanbul’da yaşamak, İstanbul’u yaşamak bu hikayelerin bir parçası olmaktı ve ben, İstanbul’un bir parçası olmaktan, onu yaşamaktan, her gün onunla yeniden tanışmaktan asla bıkmadım. Çünkü İstanbul, her zaman yeni bir yüzüyle gülümser, her zaman beni şaşkına çevirir ve günün sonunda her zaman beni büyülemeyi başarırdı. Kısacası, İstanbul bana her gün yeniden âşık olma şansı veriyor ve ben bu fırsatı asla kaçırmıyordum.
Nur Tatar, İstanbul Üniversitesi Gazetecilik bölümü son sınıf öğrencisidir. Şiir, düzyazı, deneme gibi çeşitli türde yazılar yazmaya ilgi duymaktadır. Hobileri arasında kitap okumak, fotoğraf çekmek bulunmaktadır.
Yorum gönder