Arafta

***“Ey kör! Bu yer, bu gök, bu yıldızlar boştur boş! Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş! Şu durmadan kurulup dağılan evrende bir nefestir alacağın, o da boştur boş!

ÖMER HAYYAM

Hayat ancak bizim anlam yüklediğimiz kadardır. Ben var olduğum sürece hayat var; benim görebildiğim kadar güzelliklerle dolu, benim acı çektiğim kadar gerçek. Hayata karşı ilk sağlam adımınızı attığınızı ne zaman anladınız? Bir şeylere ulaşma arzusuyla yanıp tutuştuğunuz zaman mı, bir şeylerden vazgeçebilme erdemini gösterdiğiniz zaman mı? Tutunacak bir dal arayışındaki kişi, en sağlam adımını atmak üzere olandır; meşakkatli bu adım, hayatla tanışma yolunda atılmış ilk adımdır. Fakat hayat, bir noktaya varmak değil, noktalar arasında gidip gelmekten ibarettir; ıstıraptan sıkıntıya karşı konulamaz bir döngüdür. Kavuşma arzusuyla tutuşan aşığın ıstırabı, kavuşmakla son bulsa da, aşık kendisini ilişkinin sıkıntısı içinde bulur. Başarıyı gözleyen bir öğrencinin ıstırabı, hep daha fazlasını bekleyen gözlerin sıkıntısına dönüşür. Her yeni başlangıç bu kısır döngü içinde cereyan eder. Gerçekleşmesini arzuladığımız her şey, bir gün kaçıp kurtulmak isteyeceğimiz duygulara dönüşür; en alelade gözüken hayatlar bile bu girdaptan nasibini alır. Belki de hayat, bütün bu ıstırap ve sıkıntılarla kişiyi hayatına devam edebilmesi için eğitmektedir. Çok kolay tatmin olmuş kişilerde, bir süre sonra tatmin olamama gibi bir sorun meydana gelir ki bu, hayatını devam ettirme arzusunda büyük eksiklikler meydana getirir. Arzularını dikenli yollardan geçerek tatmin eden kişinin ulaşacağı haz elbette daha fazla olacaktır. Zira hepimiz kolay bir hayatı arzulasak da, insan ruhunun bu çabasızlığa adapte olması çok zordur. Nasıl ki yaşama içgüdüsünü harekete geçirebilmek için dışarıdan gelen bir tehlike gerekli ise yaşama arzusu da sıkıntıdan kurtulma yolunda doğar. Acıdan geçmeyen bir ruh, boşlukta sürüklenmeye mahkumdur. Farkındalık içindeki kişi, kendisine şefkatle sarılmayı öğrenmiş veya öğrenmek üzere olan kişidir.

Sahte mutluluklarla gönül eğlendirmek, insanı olduğu noktanın gerisine düşürür. İnsanın kendisini aldatması kadar kolay bir şey yoktur; iyimserlik, yaşamın salt gerçeğiyle uyuşmamaktadır. Yaşamın özünün farkında olan kişi, sıkıntılarla baş etme erdemine sahip olan kişidir. Kötümserlik kavramıyla birey, kendisini aldattığı sahte mutluluğun pençesinden kurtulabilme bilinci kazanır. Kötümserlik, bireye sorgulama imkânı tanıdığı gibi, bu bilince ulaşabilmiş kişi düş kırıklıklarıyla mücadele etme konusunda daha avantajlıdır; zira insan büyüdükçe tutulacak yas sayısı artar. Kişinin, bulunduğu mevcut durumdan ve yas sürecinden kurtulabilmesi için yeniden umut etmeye başlaması gerekir. Ancak umutsuzluğun pençesine düşmüş kişi, yeni bir umuda sımsıkı bağlanabilir. Bilinçdışı duygularımızın açığa çıkışı, dış faktörlerin aleyhimize olması sebebiyle geçici süreliğine saklı kalır. Pasiflik, desteksizlik, olanaksız koşullar, edilgen tavırlarımız sebebiyle sakladığımız umut, imkanlar değiştiğinde ortaya çıkacaktır. Umutsuzluk sandığımız şey çaresizliktir; birey bilinçaltında umudunu korumaya devam eder, zira umut, en büyük felaket sonrası bile olumsuzluklardan doğuverir.

Hayatının kısır döngüde, ıstırap ve sıkıntı arasında gittiğinin farkına varan kişi için ölüm gerçeği baş göstermeye başlar. Bu girdaptan, kişinin ruh dünyasına uyguladığı işkenceden, kurtulmanın yolu Camus’un dediği gibi başkaldırıdan geçer. Her şeye rağmen yaşamayı tercih ettiğimizde, her yeni umutsuzlukta yeni bir umuda sığınmayı öğrendiğimizde yaşama tutkusuna ulaşmış oluruz. Yaşama tutkusuna sahip kişi, bütün bu olumsuzluklara başkaldırmış, her şeye rağmen yaşamayı seçmiştir. Bu öyle bir tutkudur ki, yeniden yas sürecine sürüklenecek olsak dahi onun peşinden gitmeyi tercih ederiz. Başkaldırı, varoluş kaygısıyla mücadele edebilmek için geliştirdiğimiz bir yöntemdir. En basit arzuların bile yarattığı tahribat, bizi hayattan kopmaya sürükleyebilecekken, “yabancının” kök değiştirme bilincine sahip olması hayata tutunmaya niyetli olduğunu gösterir. Hayatın gerçeğini değiştiremeyeceğini anlayan birey için bu yıkımın acısından uzaklaşmanın tek yolu arzularını değiştirmeyi öğrenmektir. İnsan her gün yinelenen edimleri karşısında dönüşüm sürecine girmeyi öğrendiğinde artık çaresiz değildir.

Arthur Schopenhauer; “Hayat bir sarkaç gibidir. Sağdan sola, soldan sağa salınır. Istıraptan can sıkıntısına ve can sıkıntısından ıstıraba doğru salınır.” der. Sarkaç bizlere varoluş sıkıntısının insanı terk etmeyeceğini, hiçbir zaman arzuladığımız kadar tatmin olmayacağımızı öğretir. Hayatın özü, sarkacın vardığı noktalarda değil, salınmasının devamlılığında saklıdır. Arzularının acizliği ve arzuları karşısındaki acziyetini fark eden birey için bu “boş hayat”, ölümün acımasız gölgesinde sürdürülemez. Ölüm gerçeğinin altını doldurabilmek için birey kendini yaşama tutkusuyla kuşatmalıdır. Yaşama tutkusuyla kuşanan kişi ‘en iyiye’ ulaşmak için çabalar. En iyiye ulaşma çabası salt haliyle başkaldırıdır. En iyiye ulaşmaktan ziyade çaba içerisinde olmak yeterlidir. Zira, insan ruhu için en iyi olan, her zaman değişken ve ulaşılmaz olacaktır. Modern insan, her şeye rağmen varlığını sürdürmeye ve yaşama tutku ile bağlanmaya çalışır. Bu çabaların ardında, evrenin kayıtsızlığına karşı cevaplar gizlidir. Cevapların doğruluğundan emin olmak isteyen kişi, sarkacın hareketlerini izlemeye koyulmalıdır.

 

1 yorum

comments user
Shufflez

Çok anlamlı ve sürükleyici bir makale olmuş. Yaşam enerjimi ve Aura’mı arttırdı. Tebrikler

Yorum gönder