ÇOK KUTUPLU DÜNYADA YENİ GÜVENLİK MİMARİSİ: NATO ANKARA ZİRVESİ
Avro-Atlantik Güvenlik Ortamında Değişen Paradigmalar ve Ankara Zirvesi’nin Ulusal ve Uluslararası Önemi
NATO zirvesi öncesinde Ankara’da hazırlıklar süratle devam ederken bu zirvenin Ankara’da gerçekleştirilecek olması büyük bir önem taşımakta. 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilecek NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi,
1952 yılında NATO bünyesine katılan Türkiye’nin 2004 yılında İstanbul’da düzenlenen İstanbul Zirvesi’nden sonra 2. kez ev sahipliği yapacağı NATO organizasyonu olacak (NATO, 2026). 32 NATO üyesi ülkenin devlet ve hükümet başkanlarının katıldığı bu organizasyona Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy de katılım sağlayacak. Ayrıca Ankara’da ev sahipliğini yapacağımız NATO Devletler ve Hükümet Başkanları Zirvesi’ne Avrupa Birliği’ni temsilen AB Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen’in ve Avrupa Devlet ve Hükûmet Başkanları Konseyi Başkanı António Costa’nın da katılacak olması “AP4” olarak adlandırılan Asya Pasifik dörtlüsü Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın da katılacak olması ile birleşince hem NATO’nun ittifak ve işbirliği düzeyinde gelişme ve genişlemelere ışık tutabileceğini göstermekte hem de bu organizasyonun ülkemiz ev sahipliğinde gerçekleşecek olması Türkiye için ayrı bir önem arz etmekte (Ministry of Foreign Affairs, 2026). NATO ile ilgili gündemlerin yanı sıra başkent için kritik durumlardan biri de ABD Başkanı Donald Trump’ın katılımı olacaktır. Zira Donald Trump daha önce Türkiye ziyaretinde bulunmamış ve Türkiye’ye gelen son ABD Başkanı Nisan 2009’da Barack Obama olmuştu.
NATO, 1991 yılında çöken Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılması sonrasında ana misyonunu tamamlamış ve amaçsız hale gelmiştir (Heywood, 2020). Ancak ABD, 1991’den 2010’lara kadar tek kutuplu sistemin hamisi olmasına rağmen 1648-1945 arası küresel sistemin yaşadığı çok kutuplu sistemin tekrar ortaya çıkabilmesi ihtimalini göz önünde bulundurarak Sovyetler’e karşı oluşturduğu teşekkül olan NATO’yu himaye etmeye devam etmiş ve hem küresel sistemin jandarmalığını yapmış hem de başka küresel güçlerin ortaya çıkmasına karşı elinde bulundurduğu askeri savunma ve kolektif güvenlik enstrümanlarını muhafaza etmeye devam etmiştir (Mearsheimer, 2014). Zira; Soğuk Savaş sonrası düzenlenen NATO Zirveleri, NATO’nun kendi pusulasını aradığı zirvelerdi. Son zamanlarda netleşmeye başlayan bu pusula; bugün küresel sistemin siyasi, askeri ve ekonomik yön arayışı olarak karşımıza çıkmakta. ABD-İran çatışması, Kudüs işgali ve Rusya-Ukrayna Savaşı’yla devam ederken BRICS+, ŞİÖ, Kuşak Yol Projesi gibi bölgesel ticari organizasyonlarla güçlenen Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya; 2010’lardan sonra ortaya çıkan çok kutuplu küresel sistemin mimarları olmaya devam etmekte(Gelvin, 2019; Lane, 2021). İHA ve SİHA’ların savaş alanlarında aktif kullanımı ile savunma sanayii kabullerinin güncellenmeye başladığı, dünyanın konvansiyonel tehditlerden sıyrılarak çok boyutlu ve Asimetr ik bir hibrit savaş paradigmaları dönemine girdiği uluslararası sistemde NATO’nun 5. maddesinde geçen kolektif savunma tanımını genişletip tam spektrumlu savunma modeline geçirmesi gerekmekte. Savaş ile barış arasındaki çizginin bulanıklaştığı 21. yüzyılda; borsa manipülasyonları, istihbarat ağları, sosyal medya algoritmaları ile dezenformasyon ve bilgi savaşları, hızla ivme kazanan yapay zekâ ve çip savaşları, İHA/SİHA’lar, otonom denizaltı araçları ve tanklar, düzensiz göç dalgalarının bilinçli yönlendirilmesi sonucunda BelarusPolonya sınırında olduğu gibi göçün araçsallaştırılması savaşın ve savunmanın gri bölge tehditleri ile algoritmik bir alana yayılmasına sebep olmakta. Küresel sistemin bu denli asimetrik güç tehditleriyle sarıldığı bir düzlemde dalgalar halinde gelişen tehditleri yalnızca lineer bir doğrultuda hesaplayan konvansiyonel kolektif savunma araçları günden güne güç kaybetmeye mahkûmdur. Bu düzlemde NATO’nun değişen paradigmaları göz önünde bulundurup coğrafi ve stratejik çıkarlarını ekonomik araçlar olan ticaret politikaları, yaptırımlar, tedarik zincirleri ve enerji hatları üzerinden yürüterek jeoekonomik sorunlara eğileceği geniş spektrumlu bir yapıya dönüşmesi gerekmekte.
Makroekonomik Baskı ve Külfet Paylaşımı
2025 yılında Lahey’de düzenlenen son NATO Zirvesi’nde müttefikler, gayri safi yurtiçi hasılalarının (GSYİH) %5’ini savunma harcamalarına ayırmayı taahhüt ettiler. Bu sebeple Avrupalı müttefikler ve Kanada, 2024’e kıyasla 2025’te toplam savunma harcamalarını reel olarak %20 artırarak adımlarını attılar. NATO, kuruluş yılı olan 1949’dan bu yana Soğuk Savaş ile başlayan Sovyet korkusu yüzünden ABD sayesinde üye ülkelerin askeri tedarik zincirinin büyük yükünü almıştır. Bu sayede güvenlik alanından ziyade ulusal refaha yönelen Kıta Avrupası ülkeleri 2025 Lahey Zirvesi’nden sonra refah-savunma ikileminde kalmışlardır. Hükümetler, GSYİH’lerinin %5’ini oluşturan kamu bütçelerini askeri üretime kaydırdıkça iç cephede seçmen baskısıyla karşılaşmaktadırlar. Bu durum, ittifak içinde gelişmiş-gelişmekte olan ülkeler arasındaki kutuplaşmayı “mali kapasitesi olanlar” ve “ekonomik durgunluk yaşayanlar” olarak ittifak içinde daha da derinleştirmiştir. Bu durum, halihazırda jeoekonomik problemler yaşayan NATO’nun durumunu BRICS+, ŞİÖ, APEC gibi bölgesel ekonomik iş birliği örgütleri olan ama küresel etkileri olan Çin, Rusya, Hindistan küresel güçlerine karşı daha da zor duruma düşürmektedir.
Türkiye’nin Rolü: “Coğrafi Menteşe” Rolü ve Stratejik Özerklik Arayışı
Türkiye Cumhuriyeti, ABD ve NATO’nun Suriye politikalarında özellikle YPG’nin stratejik ortak tayin edilmesine, Rusya-Ukrayna Savaşı’ndaki tarafsız ve uzlaşmacı tavrının NATO’dan ayrışmasına, Rusya’dan S400 almasına ve Amerika’nın F-35 programından çıkarılmasına, F-16 modernizasyonunun gecikmesine rağmen NATO’nun odağını Atlantik’ten Kafkasya’ya, Akdeniz’e, Körfez’e ve enerji hatlarına yayacağından dolayı Kuzey Atlantik Paktı için Türkiye vazgeçilemez ve zorlayıcı bir stratejik partner olmaya devam edecek. Türkiye-NATO ilişkileri sorunlu ve çözülemez gibi gözükse de özellikle Ukrayna Savaşı’nın geldiği son nokta Türkiye’nin önemli noktadaki konumunu güçlendiriyor. Bu sebeple Türkiye; jeopolitik konumu dolayısıyla coğrafi menteşe görevini üstlenmesinden doğan vazgeçilemez partnerliğini kullanarak Suriye’deki ve Karadeniz’deki varlığının altını çizme, F-35 programına tekrardan dahil edilme ve F-16 modernizasyonuna tekrardan dahil olabilme gibi büyük tarihi fırsatları elinde bulunduruyor. Kendi jeoekonomik politikalarını ve dünyadaki gelişmelerin konuşulacağı; Kafkasya’da, Akdeniz’de, Körfez’de ve enerji hatları durulması beklenen Ankara Zirvesi’nin Ankara’da, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde ilk defa düzenlenecek olması NATO’nun da Türkiye’yi “coğrafi menteşe” olarak değerlendirdiği bir stratejik jeopolitik ortak kategorisinde gördüğünün açık bir kanıtıdır.
Ankara Zirvesi’nin buzdağının görünmeyen kısmında yatan asıl mücadele NATO’nun 5. maddesinde yer alan “kolektif savunma” ile “stratejik özerklik” arasındaki ince çizgide yer almaktadır. Türkiye, f-35 programından çıkarılması, F-16 modernizasyonu hususunda talep ettiği hızı yakalayamaması, İsrail’den temin edilen İHA/SİHA’ların terörle mücadeledeki başarısızlıkları ile savunma sanayiinde kendi göbeğini kendi kesmesi gereken bir çizgiye gelmiş ve %80’i aşan yerli ve milli İHA/SİHA sistemleri ile stratejik özerkliğini konsolide ederek stratejik özerklikte öncü olmuştur (Savunma Sanayii Başkanlığı, 2025). Ayrıca Türkiye; NATO üyesi bir devlet olmasına rağmen jeopolitik konumu dolayısıyla Akdeniz, Kuzey Afrika, Orta Doğu, Kafkaslar ve Balkanlar’da özellikle de Boğazlarda kendi ulusal çıkarlarını savunabilmek adına otonom karar mekanizmalarına sahip olabilmesi gerekmektedir. Örneğin; Ankara’nın Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne dayanan haklarını ve hukuklarını titizlikle uygulaması, Kuzey Afrika ülkeleri ile iyi ilişkiler kurarak Akdeniz’de petrol arama faaliyetleri yürütmesi, Rusya-Ukrayna Savaşı’nda tahıl koridoru diplomasisini yürütmesi ve sınır ötesi terör faaliyetlerini engellemek için NATO’nun stratejik ortak olarak gördüğü PYD/YPG’ye karşı aktif mücadele etmesi Batı merkezli klikler tarafından eleştiriye maruz bırakılsa da bu durum bir “eksen kayması” değil; aksine hala daha uluslararası arenada gördüğümüz realist ve neorealist davranışların içinde “müttefiklik bağlarını koparmadan stratejik özerklik” uygulayabilme başarısının en net örneğidir (Waltz, 1979).
İttifak İçi Çekişmeler ve Jeopolitik Zorunluluklar: Türkiye’nin Kurumsal Aidiyeti
Küresel sistem, 1648 yılında devlet egemenliğine dayalı modern uluslararası ilişkilerin ortaya çıkışı anlamına gelen Westphalia Barışı’ndan itibaren çok kutuplu, çift kutuplu ve tek kutuplu olmak üzere üç ana başlık altında şekillenmiştir. 1648 yılından itibaren başlayan ve 2. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar devam eden süreçte küresel sistem Kutsal Roma İmparatorluğu, Prusya/Almanya, Fransa, İngiltere, Avusturya ve Rusya gibi çok kutuplu Avrupa merkezli bir dengeye sahipti. Westphalia Düzeni ile kurumsallaşan çok kutupluluk, 1815 yılında gerçekleşen Viyana Kongresi ve Avrupa Uyumu sonrasında perçinlendi ve ortaya büyük güçlerin birbiri ile savaşmayıp daha muhafazakâr bir perspektiften güncel statükoyu muhafaza etmek için birbirleri ile durum bazlı stratejik ittifak kurdukları “esnek ittifaklar” adıyla anılan bir sistem ortaya çıktı (Kissinger, 1994). Ancak zaman içerisinde bu esnek bloklar birer katı bloklara (İtilaf ve İttifak Devletleri) dönüşmesiyle güç dengesi ve küresel sistem tamamen bozuldu. Küresel sistemin kırılan fay hattının yerine oturabilmesi için ne kadar ulusal ve uluslararası alanlarda akademik, diplomatik, siyasi ve ticari teşvikler ve telkinler olsa da çok kısa zamanda gerçekleşen ve büyük yıkımlara sebep olan 2 dünya savaşının birbiri ardına gelmesiyle bu düzen yerini iki kutuplu sisteme bırakmıştır. “Bipolar Sistem” olarak da anılan Çift Kutuplu Sistem, 2. Dünya Savaşı’nın sözümona galibi ve dünyanın jandarması görevini kendine pay biçen Amerika Birleşik Devletleri ve Naziler’in ilerleyişini durdurarak Batı’yı kurtaran ve küresel güç haline gelmeye başlayan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği arasındaki çok boyutlu mücadelenin yaşandığı bir zaman dilimi olarak karşımıza çıkmakta. Sovyetler’in sekizinci ve son lideri Mihail Gorbaçov döneminde dağılmasından sonra Soğuk Savaş’ın kazananı olan Amerika Birleşik Devletleri’nin galibiyetiyle başlayan Amerikalı siyaset bilimci Francis Fukuyama’nın 1989 yılında Berlin Duvarı yıkılırken ve Doğu Bloğu çökerken yazdığı, 1991 yılında Sovyetler’in dağılmasından sonra 1992 yılında “Tarihin Sonu ve Son İnsan” adıyla yayınladığı kitapta belirttiği “insanlığın ideolojik evriminin sonunun geldiği, Batı tarzı liberal demokrasi ve serbest piyasa ekonomisinin insanlığın yönetebileceği mükemmel ve son form” dönemi başladı (Fukuyama, 1992). Ancak bu sistem, sadece 19912000 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri’nin yalnızca 9 yıl kadar bir süre içerisinde tek kutup kalabilmesini sağladı. 2000’li yıllardan itibaren Çin ve Rusya’nın Batı tarzı bir liberal demokrasiye geçmeden de küresel güç olunabileceğini kanıtlamasıyla ve dünya, Amerika’nın tek kutuplu hegemonyasından çıkıp ABD, Rusya, Çin ve Hindistan gibi küresel güçlerin rekabet ettiği çok kutuplu bir sisteme giriş yaptı (Mearsheimer, 2019). 1815 yılında gerçekleşen Viyana Kongresi ve Avrupa Uyumu sonrasında gördüğümüz kurumsallaşmış çok kutuplu sistemin ittifaklar oluşturması durumu günümüzde uluslararası örgütlerin varlığının temellerini atan ve yerini pekiştiren bir durumdur. Devletler, uluslararası örgütlerin varlıklarıyla toprak bütünlüğünü, siyasi bağımsızlığını, ekonomik ilişkilerini ve meşruiyetlerini anarşik bir yapı olan uluslararası arenada pekiştirebilmektedir. Bir bölgesel bir savunma ittifakı olarak kurulan NATO, 1949’dan bugüne bu kadar geniş alana yayılan ilk ve tek kapsamlı teşekkül olarak biliniyor. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın “kağıttan kaplan” ifadesini kullanması, stratejik özerklik karşıtı söylemleri ve külfet paylaşımı girişimleri havuç-sopa ilişkisinden öte bir durum değildir. Zira; hayalet sınırlarla var olmaya devam eden Berlin Duvarı’nın ayırdığı Doğu-Batı Bloğu’nda Batı Bloğu ülkelerinin Doğu Bloğu’na karşı durabileceği alternatif bir bölgesel kolektif askeri güvenlik organizasyonu bulunmamakta. Ayrıca NATO, Türkiye’yi kendisine karşı bile koruyan bir güvenlik şemsiyesi görevi de yürütmekte. Türkiye’nin NATO’daki varlığı Türkiye’yi hem NATO üyesi ülkelerin olası bir saldırısına karşı korurken hem de NATO üyesi olmayan ülkelere caydırıcı bir unsur olarak varlık göstermekte.
Türkiye’nin askeri altyapısı, 1952’den bu yana NATO standartlarına göre inşa edilmiştir. Bu yarım asırdan uzun süredir devam eden bağ, teknik olarak imkânsız; siyasi olarak mânâsız ve zararlıdır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tüm haberleşme, radar ve erken uyarı ağları NATO’nun Link-16 haberleşme ağından oluşmaktadır. NATO’dan çıkmak ordunun dijital sinir sistemini ve tanıma mekanizmalarını kör eder. Öte yandan Türkiye, NATO’nun nükleer paylaşım politikası kapsamında ittifakın nükleer koruma kalkanı altında yer almaktadır. Bu stratejik caydırıcılık Türkiye için vazgeçilemez bir nimettir. NATO’ya üyeliğimizi kurumsal kapsamda değerlendirecek olursak Türkiye karşılıklı veto gücü ve kurumsal kaldıraca sahip önemli bir unsuru elinde barındırıyor. NATO’nun kararlarını oy birliği ile alan bir organizasyon olması, Ankara’ya küresel güvenlik mimarisini kendi ulusal çıkarlarına göre şekillendirme yetkisi vermektedir. Örneğin Türkiye, bu yetkiyi kullanarak Güney Kıbrıs’ın ve İsrail’in NATO’ya katılmasını veto etmekte. Türkiye’nin NATO organizasyonu içinden çıkması İsrail ve Güney Kıbrıs’ın NATO’ya katılmasıyla sonuçlanır ve hem yavru vatanımız Kuzey Kıbrıs’a hem de Gazze’ye yapılacak her saldırı bir NATO saldırısı meşruiyeti kazanır. Türkiye’nin hem Türk Dünyası’nı hem de İslam Alemi’ni bu kadar üst düzeyde temsil ettiği ve veto yetkisinin bulunduğu başka bir organizasyon bulunmamakta. 2014 yılında hem Türkiye’de hem de geri kalan NATO ülkelerinde başlayan, Türkiye’nin NATO üyeliğinin sonlandırılması hakkındaki kampanyaya hiçbir Türk evladının doğrudan veya dolaylı olarak hizmet etmemesi gerekir. Zira tüm anlattıklarımızın haricinde 2014 yılı, Suriye’de başlayan iç savaşta palazlanan IŞİD terör örgütü tehlikesine karşı ABD başta olmak üzere Batılı NATO müttefiklerimizin sahada PKK/YPG terör örgütü ile açık ittifaklar kurarak bu örgütü stratejik ortak ilan ettiği yıldır. Bu bölgesel jeopolitik kırılma, Türkiye’yi ittifak içinde yalnızlaştırma ve yapısal olarak dışlama sürecinin başlangıcıdır. ABD ve NATO üyesi ülkelerinin stratejik planlamasına göre Türkiye’nin Karadeniz, Kafkaslar ve Orta Doğu’daki bağımsız dış politikası, stratejik özerkliği ve denge kurma arayışları NATO’nun savunma ve lojistik eksenini Türkiye’den Yunanistan’ın doğusu olan Dedeağaç ve Girit’e taşımayı kapsamakta. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail’i parselasyon planlarına dahil etmek için Türkiye’nin askeri ve hukuki varlığını ortadan kaldırılması gereken bir direnç noktası gören NATO, “Türkiye NATO’dan nasıl çıkarılır?” sorusunun hukuki zeminini oluşturabilmek amacıyla 2014 yılında bu konuyu kurumsallaştırmıştır. NATO antlaşmasında doğrudan ihraç mekanizması bulunmadığı için, Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi üzerinden “maddi ihlal” sebebi ortaya koymaya çalışmalarının tarihsel geçmişi bu zamana denk gelmektedir (United Nations, 1969). Daha önce de bahsettiğimiz gibi bu sürecin 3 temel nihai amacı bulunmaktadır: Birincisi Türkiye’nin NATO’dan tasfiye edilip Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti topraklarında işgalci güç olarak nitelendirilmesini sağlamak ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimini NATO şemsiyesi altına alarak “ortak savunma” üzerinden korumak, ikinci olarak Türkiye’yi uluslararası arenada hem hukuki hem de askeri olarak yalnız bırakarak Orta Doğu planlarının içine dahil edebilme isteği, üçüncü ve son olarak da İsrail’i Türkiye’nin vetosuna takılmadan NATO’ya alarak Gazze’de 5. maddeyi bahane ederek ortak askeri operasyon düzenlemek.
Sonuç olarak Türkiye, Kuzey Atlantik Paktı için vazgeçilemez ve zorlayıcı bir partnerdir. Öte yandan NATO, aynı zamanda Türkiye’yi kendisine karşı da koruyan bir uluslararası bölgesel askeri savunma örgütüdür. Yani Türkiye, NATO’ya rağmen ancak stratejik ortaklıkları dolayısıyla da NATO’yla beraber hareket etmektedir. Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda NATO’nun Türkiye’yi NATO’dan ihraç etmek için halihazırda uluslararası alanda yürüttüğü kampanyalara ülkemiz içinde alan tanımamalıyız. Türkiye’de birtakım klikler belki bilerek belki de bilmeyerek Avrasyacılık kisvesi altından Türkiye’nin NATO’dan çıkması gerektiğini ileri sürüyorlar. Ancak bizler ne NATO’cuyuz, ne Şangay’cıyız ne Avrasya’cıyız ne de olabiliriz. Bizler tarihin ve savaşın var olduğu günden beri bataklık olan Orta Doğu’da açan bir çiçek gibi Türk’üz, Türkiye’ciyiz. Pergelimizin merkezini Washington, Brüksel, Moskova veya Pekin değil Ankara üzerinden sabitleyip ulusal ve uluslararası politikalarımızı ona göre yürütmemiz gerekmektedir.
KAYNAKÇA
NATO. (2026). NATO.pdf: Ankara zirvesi stratejik vizyon ve bölgesel güvenlik raporu.
NATO Genel Sekreterliği Yayınları.
Fukuyama, F. (1992). The end of history and the last man. Free Press.
Gelvin, J. L. (2019). The modern Middle East: A history (5. bs.). Oxford University Press.
Heywood, A. (2020). Politics (5. bs.). Palgrave Macmillan.
Kaldor, M. (2012). New and old wars: Organized violence in a global era (3. bs.). Stanford University Press.
Kissinger, H. (1994). Diplomacy. Simon & Schuster.
Lane, D. (2021). The capitalist transformation in backstepping countries: BRICS and beyond.
Routledge.
Mearsheimer, J. J. (2014). The tragedy of great power politics (Güncellenmiş bs.). W. W.
Norton & Company.
Mearsheimer, J. J. (2019). The great delusion: Liberal dreams and international realities. Yale University Press.
Ministry of Foreign Affairs. (2026). Ankara Zirvesi öncesi diplomatik koordinasyon ve katılım raporu. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Yayınları.
NATO. (2025). The Hague summit declaration: Issued by the heads of state and government participating in the meeting of the North Atlantic Council in The Hague. NATO Engagements Section.
Savunma Sanayii Başkanlığı. (2025). Türk savunma sanayii yerlilik oranları ve stratejik otonomi raporu. T.C. Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı.
United Nations. (1969). Vienna convention on the law of treaties. United Nations Treaty Series, 1155, 331-353.
Waltz, K. N. (1979). Theory of international politics. McGraw-Hill.




Yorum gönder