OTEL, TAŞRA VE BİR İÇ DÜNYA

OTEL, TAŞRA VE BİR İÇ DÜNYA

OTEL, TAŞRA VE BİR İÇ DÜNYA

İnsan, benliğinden bu kadar uzaklaşabilir mi? Kendi hayatında bir misafir gibi yaşayabilir mi? Bu soruların cevabını Yusuf Atılgan’ın kaleminde bulabiliriz. Modernizmin özgün temsilcilerinden olan Atılgan, bireyi merkeze alıp yalnızlık ve yabancılaşma temalarını ustalıkla işlemiştir.

1939’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde başlayan üniversite hayatında Ahmet Hamdi Tanpınar, Halide Edip Adıvar ve Reşit Rahmeti Arat gibi değerli hocaları olmuştur. Yazı hayatına 1940’larda adım atan Atılgan, ilk olarak öykü yazar ve çeşitli dergilerde yayımlanır. 1944’te bitirme tezini Ali Nihat Tarlan’ın danışmanlığında “Tokatlı Kani: Sanat, Şahsiyet ve Psikoloji” konusunda hazırlamıştır. Bir yıl öğretmenlik yaptıktan sonra köyü Hacırahmanlı’ya dönerek çiftçiliğe başlamıştır.

Tercüman gazetesinin düzenlediği bir yarışmada, Nevzat Çorum takma adıyla yazdığı “Evdeki” öyküsüyle birinci, Ziya Atılgan adıyla yazdığı “Kümesin Ötesi” öyküsüyle ise dokuzuncu olmuştur.

Rauf Mutluay onun için şöyle der: “Edebiyat dünyasına başarıyla asıl gelişi birdenbire oldu.” Burada Rauf Mutluay’ın bahsettiği başarı, Atılgan’ın Aylak Adam romanıyla Yunus Nadi Roman Armağanı’nda ikinci olmasıdır.

Aradan yine epey zaman geçmiştir; yaklaşık on beş yıllık bu sessizlikten sonra Atılgan, Anayurt Oteli ile okurların ve edebiyat dünyasının karşısına çıkmıştır. Oldukça eleştiriye maruz kalan bu kitap, aynı zamanda o dönem en çok konuşulan eserlerden biri olmuştur.

Söylemeden edemeyeceğim, Rauf Mutluay ile Ece Ayhan’ın bir sohbetini okumuştum. Rauf Mutluay, Onat Kutlar için, “Hikâyeye bu kadar ustalıkla başlamışken acaba neden devam etmiyor?” diyor. Ece Ayhan ise buna, “Sanırım o da Yusuf Atılgan gibi bir yazar,” diyerek karşılık veriyor. “İçinde mayalandırıp mayalandırıp birdenbire üstün bir eserle ortaya çıkacak…” Bu konuşmadan da Ece Ayhan’ın Anayurt Otelini takdir ettiğini anlayabiliyoruz.

Rauf Mutluay da romanın etkisini şu sözlerle anlatıyor: “O hafta kiminle görüşsem bu kitaptan söz etme ihtiyacı duydum.”

Anayurt Oteli bu kadar sevilmiş olsa da elbette eleştirenler de olmuştur. Mesela Bedrettin Cömert, “Kitapta sürekli yinelenen bir özne karışımı vardır; kimin neyi yaptığı belirsizdir.” der. Bir başka değindiği nokta ise cümlelerin adeta bir zımba gibi birbirine tutturulmaya çalışılması, söz diziminin bozulması ve biçimsel açıdan üsluptaki eksikliklerdir.

Peki, o dönem bu kadar ses getiren bir kitap olmasının sebebi neydi?

1973’te yayımlanan Anayurt Oteli, aileden kalma bir oteli işleten kâtip Zebercet’in psikolojisini ve saplantılarını ele alır. Otelde sadece bir gece kalıp giden, gecikmeli Ankara treniyle gelen kadına duyduğu kontrolsüzce büyüyen arzuyu görüyoruz kitapta. Zebercet taşrada tekdüze bir hayat sürmektedir. Aslında Zebercet otelin kendisidir; içe kapanık, durağan ve karanlık bir iç dünyası vardır. Hayatı sürekli tekrar hâlindedir. Yani taşra burada sadece bir mekân unsuru değil, aynı zamanda psikolojik bir durumdur.

ARZUDAN SAPLANTIYA

Zebercet’in bir başka belirgin yönü de bastırılmış arzularıdır. Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadını gördükten sonra açığa çıkan bu arzuları, gitgide büyüyerek bir saplantıya ve takıntıya dönüşür. Onun cinselliği tutkulu ya da romantik denebilecek türden değildir. Gelmeyecek birini her gün beklemesi, ondan bir iz ya da bir haber alma umudu onu yiyip bitirmektedir. Kadının bir daha gelmeyişi de Zebercet’in içsel çöküşünü hızlandırır. Artık gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın, Zebercet için bir var olma nedeni hâline gelmiştir.

YALNIZLIĞIN ŞİDDETE EVRİLİŞİ

Gün geçtikçe Zebercet, otele insan kabul etmemeye başlar. Gelenlere otelde yer olmadığını söyler ve gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının kaldığı odada kalmaya başlar. O kadının içtiği sigara izmaritleri ve masasında duran yarım çay bardağı, Zebercet için ondan geriye kalan son izlerdir; bir bakıma avunma yoludur. O odada kaldığı bazı zamanlarda kadının hayalini görür.

Zebercet gitgide çöküştedir. Oteli dış dünyaya kapatarak aslında kendisini de dış dünyaya kapatmıştır.

Bir gece, her zaman yaptığı gibi ortalıkçı kadının odasına gider. Kadını uyandırmaya çalışır ancak karşılık alamaz. Kadının tepkisizliği, Zebercet’in içindeki huzursuzluğu tetikler. Bir anda elleri kadının boynuna gider ve onu boğarak öldürür.

Ortalıkçı kadını öldürme sahnesi erotik bir yakınlaşma sahnesi değildir. Zebercet’in bedensel teması ruhsal bir bağa dönüşmez. Kadının karşılık vermemesi, Zebercet için bir reddediliştir ve arzusu karşılık bulamadığında şiddete dönüşür.

Aynı gece Zebercet, oteldeki kediyi de öldürür. Kedi, otelde geriye kalan son canlıdır. Onu öldürmesi, artık dış dünyayla olan son bağını da koparmaktadır.

SUÇ, VİCDAN VE İÇ MAHKEME

Zebercet, işlediği suça rağmen bir cinayet davasını izlemek için mahkeme salonuna gider. Suçu işleyen kendisidir ama bunu bilen tek kişi yine kendisidir. Mahkemede yargılanan kişi başkasıdır. Buna rağmen hâkimin söyledikleri ve salondaki insanların bakışları sanki Zebercet’i hedef alıyormuş gibidir. Zebercet, iç dünyasıyla hesaplaşamadığı için kendisi yargılanıyormuş gibi hisseder. Dış dünya için ne kadar suçsuzsa, kendi vicdanında da bir o kadar hüküm giymiş bir suçludur.

İÇ HÜKMÜN İNFAZI

Mahkeme salonundan çıktıktan sonra Zebercet için artık bekleyecek hiçbir şey kalmamıştır. İşlediği suç dış dünyada sonuçlanmamış olsa da vicdanı hükmünü çoktan vermiştir. “Dayanılacak gibi değildi bu özgürlük.” Aslında burada bahsedilen özgürlük, yaşamanın ağırlığıdır. Yargılanmak onun için bir kurtuluş değildir. Onu öldüren ip değil, çoktan içinde kurduğu mahkemenin verdiği karardır.

Zebercet toplum tarafından değil, kendi vicdanı tarafından cezalandırılmıştır. Zebercet’in trajedisi suç işlemekten çok, kimseyle gerçek bir bağ kuramayışının sonucudur. Onu ölüme sürükleyen şey de yalnızca cinayet değil, adım adım yok oluşa götüren yalnızlığıdır.

Yorum gönder