Sömürgecilik Karşıtı Mücadeleler: Cezayir Bağımsızlık Savaşı ve Filistin Meselesi Arasındaki Kesişimler ve Farklılıklar

Sömürgecilik Karşıtı Mücadeleler: Cezayir Bağımsızlık Savaşı ve Filistin Meselesi Arasındaki Kesişimler ve Farklılıklar

Esma ÇAKIR

Dünyada varoluşu sancılara tekabül eden milliyetleri ve renkleri tanımlamanın oldukça pratik olduğu politik bir arenadayız. Tarihin her safhasında, milyonlarca insanın emperyalist hırslar altında ezildiğine şahitlik ediyoruz. Bu hengamenin iki farklı sayfasına, sınırlarını batılı güçlerin çizdiği Ortadoğu coğrafyası üzerinden baktığınızda tarihi tekerrürün gerçekliği ayan beyan yüzünüze çarpıyor. Bugünün Filistin’i dünün Cezayir’inde yer bulabiliyorken Avrupa mutlak koltuğundan asla taviz vermiyor.

Bağımsızlık mücadelesinin öncesinde bu ihtiyacı doğuran ana aktörün dünya tarihinin en önemli liderlerinden biri olan Napoleon Bonepart olduğunu görüyoruz. Özgürlük, kardeşlik ve eşitliği temsil eden Fransa devletinin bu değerleri kendi sınırlarının dışına taşıyamadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Nitekim 1799 tarihinde Filistin merkezli bir Yahudi devletinin kuruluşuna kararın Bonepart’tan gelmiş olması ve başını çektiği sömürge hareketinin birçok Arap ve Afrika ülkesini yıllar sürecek bir özgürlük mücadelesine icbar etmesi soru işaretlerini ortadan kaldırıyor.

Devletler geçmişteki acıları üzerinden halklarını yayılmacı politikalara ikna ediyor, karşılaştıkları tavır karşısında ise terör yaftasını kullanıyorlar. Toprakları işgal edilmiş nüfusun gösterdiği tepkiye barbarca dönüt verilmesini legalize ediyor ve başka seçenekleri olmadığına tüm dünyayı ikna edebilecek bir güç gösterisini seyre hazırlıyorlar. Hatırlanmaması istenen tarihi süreçler hafızalardan bir bir siliniyor. Yaklaşık 40 yıl boyunca tarih kitaplarında es geçilmiş Cezayir Bağımsızlık Mücadelesi asma kilit kavramıyla raflara kaldırılıp, sinemaya taşınmış bu vakaya Fransa yayın yasağıyla yanıt veriyor. Diğer yanda Tevrat’ta geçen “Ve işte, Rab onun üzerinde durup dedi: Baban İbrahim’in Allah’ı ve İshak’ın Allah’ı Rab benim; (Yakup’a) üzerinde yatmakta olduğun şarka ve şimale ve cenuba yayılacaksın ve yerin bütün kabileleri sende ve senin zürriyetinde mübarek kılınacaktır.” (Tekvin: Bap 28;13-14) ayetiyle seçilmiş olduğuna ve Filistin topraklarının kendisine Tanrı tarafından vadedildiğine inanan halk tüm alçak eylemleri meşru görüyor. Politik özneler tarafından uyuşturulmuş milyonlarca kukla tarihin karanlık sayfalarında kaybolup gidiyor.

Emperyalist devletler halk olarak nitelendirdiği milis güçlerle işgal ve yerleşim stratejisini sürdürürken elbette yerli nüfuslar da kendi içinde örgütlenmeye başlamışlardır. Cezayir 1830’da Fransa’nın himayesine girmiş ve ilk tepki 1920’de Genç Cezayir örgütü tarafından parlamentonun bir parçası olma talebiyle baş göstermiştir. 1954’e kadar devam eden süreçte farklı örgütler bazen bağımsız siyasi katılım ve kültürel özgürlük; bazen ise asimilasyon kabulü ile Fransa’nın karşısına gelmiş ancak tüm bu başkaldırılar başarı ile bastırılmıştır. 1954’de ise bağımsızlığın tek yolunu örgütlenme ve silahlanma olarak gören milliyetçiler bugün sözünü ettiğimiz bağımsızlık hareketinin ilk adımını atmış ve Ulusal Kurtuluş Cephesi’ni(FLN) kurmuştur. Kırsal kesimlerden ve kadınlardan alınan yoğun destek nihayetinde Cezayir toprakları 1962’de Fransa’nın himayesinden kısmen de olsa arındırılmıştır ancak işgal yıllarında meydana gelen asimilasyon sonucunda bugün eski Cezayir’den bahsetmek söz konusu değildir.

Filistin ise işgalin başından itibaren asimilasyona ayak diremiş ve kültürel öğretileri öncelemiştir. 1948’de ilk Nakba ile sürgün hikayesi başlayan Filistin halkı İsrail ambargo uygularken dahi İslami öğretilerin ve milliyetçi duyguların merkezde olduğu bir hayat tarzını benimsemişlerdir. Yaser Arafat’ın önderi olduğu Filistin Kurtuluş Örgütü’nün ve halkın büyük bir kısmının başlattığı 1.İntifada (1987-1993) ve 2.İntifada (2000-2005) hareketleri başarısız olmuş; taş ve sapanla mücadele eden Filistin halkı barbarca katledilmiştir. Bu yıllarda Yaser Arafat iki devletli çözüm için bürokratik görüşmeler yapmaya başlamıştır ancak Gazze’deki bir diğer örgüt olan Hamas uzlaşmayı katiyen kabul etmemiştir. Halka örgütün haberlerini cuma günleri camilerde aktarmış; eğitimli gençleri örgüt bünyesinde yetiştirmiştir. Yıllar içinde daha da büyüyen Hamas’ın askeri kolu olan El-Kassam Tugayları 7 Ekim’de Tel Aviv’de bir müzik festivaline baskın düzenledi ve yüzlerce İsrail vatandaşını rehin aldı. Açıkladığı raporda bunu ‘bir savunma eylemi’ olarak tanımlamıştır.

Bu eylemin sonrasında İsrail devleti aylardır sürmekte olan bir soykırıma; Filistinlilerin 2.Nakba sürgününe imza atıyor. Tüm dünya kamuoyunun gözleri önünde gerçekleşen bu kanlı katliam savaş suçlarını hiçe saymaya her gün şiddetini artırarak devam ediyor. Bir yanda hala Hamas’ı kınayarak İsrail’i aklamaya çalışan Siyonizm portresine ve vahşet beyaz olmayanın üstüne aktığında kör taklidi yapan politik sahicilere tanıklık ediyoruz. Holokost mağdurları yeni bir Holokost inşa ediyor. Bu tezatlar zinciri için postkolonyal literatürün öncülerinden Aime Cesaire şöyle söylüyor:

‘İnsanlar şaşkın, öfkelenirler. “Ne tuhaf! Ama boş ver – Nazizm’dir, gelir geçer!” derler. Ve beklerler ve ümit ederler ve gerçeği kendilerinden saklarlar.

Yani onun barbarlık olduğu gerçeğini, muazzam bir barbarlık olduğunu, günlük barbarlıkların birikmesiyle oluşan en yüksek barbarlık olduğunu.

Onun Nazizm olduğunu, evet. Fakat Nazizm’in kurbanı olmadan önce onun suç ortağı olduklarını, Nazizm onların üzerine yüklenmeden önce onu hoş gördüklerini, onu temize çıkardıklarını, onu görmezden geldiklerini, onu meşrulaştırdıklarını.

Çünkü o zamana dek, Nazizm’in yalnız Avrupalı olmayanlara uygulanmış olduğunu; Nazizm’i kendilerinin besleyip büyüttüklerini, ondan sorumlu olduklarını.’

Bu ifadeler çarpıtılmış gerçekleri ahenk ile bizlere sunarken bu konuya dair farkındalığın gittikçe işlevsizleştiği günlerden geçiyoruz. Cezayir kaybettiği değerleri Fransa’dan geri almaya çalışırken; Filistin halkı toprağına sarılmış ölümü bekliyor.

 

 

Yorum gönder